Metin günümüz Türkçesine sadeleştirildi, hata bulunabilir.
Tefsire çift tıklayarak hızlıca not ekleyebilir, metin seçerek vurgu yapabilirsiniz.
Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden, Allah’a, ahiret gününe iman edenler ve salih amel işleyenlerin, Rableri katında mükâfatları vardır. Onlar için bir korku yoktur; üzülmeyeceklerdir.
Allah’ı, Resulünü ve O’nun getirdiği şeyleri tasdik eden müminler, tevbe edip hidayete kavuşan Yahudiler, İsa’ya yardım eden Hıristiyanlar, dinleri ve kitapları olmayan, meleklere tapan bir kavim olan Sabitlerden kim Allah’ı tasdik eder, öldükten sonra dirilmeyi kabul eder ve salih amel işlerse, onların Allah katında salih amellerinin sevabı vardır. Onlar kıyametin dehşetinden korkmazlar. Nimetleri bizzat gözleriyle gördükçe geride bıraktıkları dünyaya ve oradaki yaşama da üzülmezler.
* Âyet-i kerime’de geçen “iman edenler” ifadesi, Allah’ın Peygamberinin getirdiklerini ve Peygamberini tasdik edenler anlamına gelir.
“Yahudiler” kelimesinin asıl anlamı “tevbe edenler”dir. Yahudilerin “tevbe edenler” olarak nitelendirilmesi, işledikleri günahlardan tövbe etmelerinden kaynaklanır.
İbn-i Cüreye, Yahudilere “Yahudi” isminin verilmesinin sebebinin, şu ayette zikredildiği gibi “Biz sadece sana yöneldik” (A’raf Suresi, 7/156) olduğuna işaret eder.
Hıristiyanlara “Nasrani” denilmesinin nedeni, birbirlerine yardım etmeleridir. Abdullah b. Abbas ve Katade’nin naklettiği bir görüşe göre, Hazret-i İsa’nın “Nasıra” adlı bir köyde doğmuş olmasıdır. Diğer bazı alimlere göre ise, Hazret-i İsa’nın şu ayetteki sorusuna verilen cevaptır: “Ey iman edenler, Allah’ın dininin yardımcıları olun.” Meryem oğlu İsa, havarilerine “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimdir?” diye sorduğunda, havariler “Allah’ın dininin yardımcıları biziz” demişlerdir. Bunun üzerine İsrailoğulları arasında bir grup iman etmiş, bir grup ise inkâr etmiştir. Ancak biz iman edenleri düşmanlarına karşı desteklemiş ve zafer kazanmışız (Saff Suresi, 61/14).
Âyet-i kerime’de geçen “kelimesi” kelimesi çoğul olup, anlamı “dinini bırakıp başka bir dine dönenler”dir. Bu ayette zikredilen “Sâbiîn” hakkında farklı görüşler vardır.
Mücahid, Katade, Hasan‑ı Basri, Ebû Necih ve Atâ b. Ebi Rebahîan’ın naklettiği bir görüşe göre, Sâbiîn dinleri olmayan bir topluluktur; Yahudilik, Hıristiyanlık ve Mecusilik arasında bocalayan bir grup olarak tanımlanırlar. İbn‑i Zeyd’e göre ise, Musul civarında yaşayan ve “Lâ ilâhe illallah” diyen, fakat herhangi bir dine, kitaba uymayan, amel işlemeyen ve Resûlullah’a da iman etmeyen bir topluluktur.
Hasan‑ı Basri, Katade ve Ebu Âliye’den naklettiği başka bir görüşe göre, Sâbiîn meleklere tapan, aynı zamanda kıbleye yönelerek namaz kılan ve Zebur okuyan bir kavimdir.
Süddî’den naklettiği bir başka görüşe göre, Sabitler kitap ehli bir gruptur.
Âyette zikredilen mü’minlerden maksat “imanlarında kararlı olanlar”dır. Yahudi, Hıristiyan ve Sabitlerden iman edenlerden ise, Hazret-i Muhammed’e ve O’nun Allah katından getirdiklerine iman edenler kastedilir. Ehl‑i kitap olan Yahudiler, Hazret‑i İsa’ya kadar Tevrata bağlı kaldıkları sürece mü’min sayılırlar. Hazret‑i İsa’dan sonra ona iman etmeyenler hüsrandır. Hıristiyanlar da Hazret‑i Muhammed’e kadar Hazret‑i İsa’ya uymuşlarsa mü’min sayılırlar; Muhammed geldikten sonra ona iman etmezlerse hüsrandırlar.
Bu ayet‑i kerimenin Selman‑ı Fârisî’nin arkadaşları hakkında nazil olduğuna dair rivayet vardır. Selman‑ı Fârisî, Resûlullah’ı görmeyen Hıristiyan arkadaşlarının, Resûlullah’ı beklediklerini, onu görselerdi ona iman edeceklerini söylemesi üzerine Resûlullah, onların İslam dini uğruna ölmediklerini beyan etmiş ve Selman çok üzülmüştür. İşte bu sırada ayet nazil olmuş; Hazret‑i İsa’nın dinine tabi olup Resûlullah’ı görmeden ölenlerin kurtulacağı, Resûlullah’ı görüp ona iman etmeyenlerin ise helak olacağı bildirilmiştir.
Süddî’den özetle şu rivayet edilmiştir: “Bu ayet Selman‑ı Fârisî’nin arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Selman, Cündi Sâbûr şehrinin ileri gelenlerindendi; kralın oğlu da onun arkadaşıydı. Bir gün avlanırken elinde kitap okuyan bir rahibe rastladılar. O kitap, Allah’ın Hazret‑i İsa’ya indirdiği İncil’di. Rahip onları dine davet etti ve ikisi de Müslüman oldu. Rahip, kavimlerinin kestiği hayvanların kendilerine haram olduğunu ve etlerini yiyemeyeceklerini söyledi. Kral bir bayramda bütün ileri gelenleri ve oğlunu da davete çağırdı. Oğlu gelmedi. Kral ısrar ettiğinde oğul, ‘Kestiğiniz etleri yemiyoruz; siz kâfirsiniz, kestiğiniz helal değildir’ dedi. Kral, ‘Bunları sana kim öğretti?’ diye sordu, oğul da ‘Rahip öğretti’ dedi. Kral rahibi çağırıp sorguya çekti; rahip oğlunu doğruladı. Kral, ‘Kan akıtmak büyük bir cinayet olmasaydı seni öldürürdüm. Memleketimden çık’ dedi ve ona bir süre verdi. Rahip, Krahn oğlu ve Selman’a, ‘Eğer davanızda sadıksanız, Musul şehrinde altmış kişiyle birlikte bir havrada Allah’a kulluk ediyoruz. Siz de gelin’ dedi ve ayrıldı. Selman, Krahn oğlunun rahibe gitme teklifini kabul etti, ancak biraz tereddüt ettikten sonra yola koyuldu ve rahibin yanına ulaştı. Rahip o havranın sahibiydi; oradaki kişiler de rahiplerin ileri gelenlerindendi. Selman orada bütün varlığıyla Rabbine ibadet ediyordu. Rahip ona ibadetinin devamlı olması için itidali korumasını tavsiye etti. Selman yine fazla ibadete devam etti. Daha sonra havranın sahibi, başka bir havraya geçeceklerini, oradaki ibadetlerin daha az olduğunu ve Selman’ın da isterse onlarla birlikte gidebileceğini söyledi. Selman, hangi havrada kalmanın daha üstün olduğunu öğrenince orada kalmaya karar verdi. Havranın sahibi, Selman hakkında en büyük âlime tavsiye verdi. Selman oradakilerle birlikte Allah’a ibadet ediyordu. O büyük âlim Kudüs’e gitmek istediğini, Selman da isterse beraber gidebileceğini söyledi. Selman, hangi yolun daha faziletli olduğunu sorup Kudüs’e gitmenin daha faziletli olduğunu öğrendi ve âlimle birlikte yola çıktı. Kudüs’e vardıklarında âlim ona ‘Ey Selman, burada ilim tahsil et; yeryüzünün en büyük âlimleri bu mescide gelir’ dedi. Selman orada âlimleri dinlemeye devam etti. Bir gün mescitten üzgün döndü; âlim ona ‘Neyin var?’ diye sordu. Selman, ‘Bizden önceki peygamberlerin ve onlara tabi olanların bütün hayırlı işleri yaptığını, bizim ise hiçbir şey yapmadığımızı düşünüyorum’ dedi. Âlim ‘Ey Selman, üzülme. Geride bir peygamber daha var. Hiçbir peygambere tabi olan, ona tabi olandan daha üstün değildir. İşte o zaman onun beklendiği zamandır. Ben ona kavuşacağımı sanmıyorum, fakat sen gençsin, belki ona kavuşabilirsin. O, Arap topluluklarında ortaya çıkacaktır. Eğer ona yetişirsen, ona iman et ve ona tabi ol’ dedi. Selman ‘Bana onun belirtilerini öğret’ dedi. Âlim ‘Öğreteyim. Onun sırtında peygamberlik mührü bulunacaktır. O, hediyelerden yiyecek, sadakadan yiyecek’ dedi. Selman ve rahip Kudüs’tan dönerken rahip kayboldu. Selman onu ararken iki Arap kişiye rastladı, onlardan rahibi görüp görmediklerini sordu. Adamlarından biri bineğini çöktürdü ve ‘Bu ne güzel bir deve çobanıdır’ dedi, onu bineğine bindirip Medine’ye götürdü.
Selman, ‘O sırada üzüldüğüm kadar hiçbir zaman üzülmemiştim’ dedi. Selman, Cüheyniye kabilesinden bir kadın satın aldı. Kadının diğer bir kölesiyle birlikte sırayla koyunlarını otlatıyorlardı. Bir gün koyun otlatırken nöbeti devralacak arkadaşı geldi ve ‘Bugün Medine’ye bir adam geldi, kendisinin peygamber olduğunu zannediyor’ dedi. Selman, ‘Ben gelene kadar sen koyunların başında dur’ dedi ve hemen Medine’ye indi, Resûlullah’a baktı, etrafında dolaştı. Resûlullah onu görünce ne istediğini anladı ve elbisesini sarkıttı, peygamberlik mührü göründü. Selman mührü görünce Resûlullah’a yaklaştı ve onunla konuştu. Bir dinara bir koyun ve biraz ekmek alıp Resûlullah’a getirdi. Resûlullah ‘Bu nedir?’ diye sordu. Selman ‘Bu bir sadakadır’ dedi. Resûlullah ‘Benim buna ihtiyacım yok, sen onu götür, Müslümanlar yesin’ dedi. Selman tekrar bir dinara ekmek ve et alıp Resûlullah’a getirdi. Resûlullah ‘Bu nedir?’ diye sordu. Selman ‘Bu bir hediyedir’ dedi. Resûlullah ‘Otur’ dedi. Selman oturdu. Birlikte yediler. Yemek yerken Selman Resûlullah’a arkadaşlarını anlattı; onların oruç tuttuklarını, namaz kıldıklarını, Resûlullah’ın hak peygamber olacağına iman ettiklerini, peygamber olarak gönderileceğine şahit olduklarını söyledi. Selman arkadaşlarını övmeyi bitirince Resûlullah ‘Ey Selman, onlar cehennem ehli’ dedi. Bu, Selman’a çok ağır geldi. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi: İsa peygamber gelinceye kadar Hazret‑i Musa’nın dininde olanlar kurtulmuş olacak, Hazret‑i Muhammed gelinceye kadar Hazret‑i İsa’nın dinine tabi olanlar kurtulmuş olacak; ancak kendi peygamberlerinden sonra gelen, hayatta oldukları halde iman etmeyenler helak olacaktır