Metin günümüz Türkçesine sadeleştirildi, hata bulunabilir.
Tefsire çift tıklayarak hızlıca not ekleyebilir, metin seçerek vurgu yapabilirsiniz.
Bakara Suresi
Bakara Suresi, hicretten sonra Medine'de inen ilk surelerdendir. Kur'an-ı Kerim'in en uzun suresi olup iki yüz seksen altı ayetten oluşur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sureye "Kur'an'ın otağı" yani "Kur'an'ın çadırı" adını vermiştir.
Bu yüce surede "Bakara" (sığır) olayı anlatılmaktadır. Olay şöyle gelişmiştir: İsrailoğullarından biri bir adam öldürmüş ve katil bulunamamıştı. Durum Hazret-i Musa'ya iletilmiş, o da "Bir sığır kesin, kestiğiniz bu hayvanın bir parçasıyla ölüye vurun, o ölü dirilip kendisini kimin öldürdüğünü haber verecektir" demişti.
Kutsal ayetlerde olay şöyle açıklanır: "Musa, kavmine 'Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor' demiş, onlar da 'Bizimle alay mı ediyorsun?' demişlerdi. Musa da 'Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım' dedi."
"Kesilen sığırın bir parçasıyla ölüye vurun' dedik. İşte Allah, ölüleri böyle diriltir ve düşünesiniz diye delillerini size gösterir."
İsrailoğulları, Hazret-i Musa'dan hem katili nasıl bulacaklarını öğrenmek istemişler, hem de katilin gerçekten ortaya çıkmasını samimi olarak istemediklerinden, kesecekleri sığırın özelliklerini sormuşlardı. Hazret-i Musa sığırın özelliklerini açıkladıkça onlar daha geniş açıklamalar istemişler ve sonunda, vasıfları ayrıntılı olarak açıklanan sığırı güçlükle bulup çok pahalı bir bedelle satın almak zorunda kalmışlardı. Kestikleri sığırın bir parçasıyla ölüye vurduklarında ölü dirilerek kendisini kimin öldürdüğünü haber vermiştir.
İşte bu olayın anlatıldığı bu sureye Bakara Suresi adı verilmiştir. Bu yüce sure birçok konuyu içerir. Bunlar, ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir:
a- Medine'de hicretten sonra oluşan İslam cemaatinin durumu: Yerlerini yurtlarını, mallarını mülklerini terk ederek imanlarının çağrısına uyup Medine'ye göç eden İslam cemaatinin durumunu Kur'an-ı Kerim şöyle tanımlar: "O, Allah'tan korkanlar, gayba iman ederler, namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcarlar. Bakara Suresi, 2/3-5 Onlar, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Ahirete de kesinlikle onlar iman ederler." "İşte Rablerinin doğru yolunda olanlar bunlardır. Kurtuluşa erenler de bunlardır. Bakara Suresi, 2/6-7"
b- Kafirlerin durumu: Müminlerin özelliklerinden bahseden ayetlerden hemen sonra, kafirleri tanımlayan ayetler gelir. Aslında bu sıfatlar, genellikle inkarcıların ortak sıfatlarıdır. Fakat aynı zamanda, gerek Mekke'de gerekse Medine'de İslam davetine karşı çıkan kafirlerin de özellikleridir. Kutsal ayetler onları da şöyle anlatır: "Ey Resulüm, şüphe yok ki, kafirleri uyarsan da uyarmasan da birdir. Onlar iman etmezler." "Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de perde vardır. Ve onlar için büyük bir azap vardır." Bakara Suresi, 2/7-10
c- Münafıkların durumu: Kafirlerin genel özelliklerine işaret edildikten sonra, İslam toplumu için son derece tehlikeli olan münafıklar anlatılır: Mekke döneminde, iman eden imanını açıklıyor, inkarcılar da açıkça İslam'a karşı çıkıyorlardı. Fakat İslam'ın Medine'de güçlenip üstün duruma gelmesi üzerine, gerçekten iman etmediği halde, iman etmiş gibi görünen bir başka grup insan daha türedi ki bunlar da münafıklardı. Çeşitli sebeplerle inanmış gibi görünen fakat aslında iman etmeyen bu insanların durumları uzun uzun anlatılır: "Bir kısım insanlar vardır ki, 'Biz, Allah'a ve ahiret gününe iman ettik' derler. Halbuki onlar, mümin değillerdir." "Allah'ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sadece kendilerini aldatırlar. Fakat bunun farkında değillerdir." "Onların kalplerinde hastalık vardır. Allah, bu hastalıklarını daha da artırmıştır. Yalan söylediklerinden dolayı, onlar için can yakıcı bir azap vardır."
d- Yahudilerin durumları: İslam dininin gelmesinden önce Medine'de bulunan Yahudiler, Ehl-i Kitap olmaları sebebiyle, müşrik Araplardan dini, ticari, sosyal vb. açılardan üstün durumdaydılar. Fakat Allah'ın son dini İslamiyet gelip de onları Müslüman olmaya çağırınca, bu üstünlüklerinin ellerinden gitmesi sebebiyle, gelen dinin gerçek din olduğunu bile bile, inatla inkar ettiler. Onların bu inatçı ve anlamsız tutumları kutsal ayetlerde şöyle anlatılır: "Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın. Benim ahdimi yerine getirin ki, ben de sizin ahdinizi yerine getireyim. Ve ancak benden korkun." "Elinizdeki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğim Kur'an'a iman edin. Onu ilk inkar edenlerden olmayın. Ayetlerimi basit bir değere değişmeyin. Ve yalnız benden korkun. Bakara Suresi, 2/40-41"
Birkaç madde halinde özetlemeye çalıştığımız bu konuların dışında, Cenab-ı Hak, bu yüce surede, bütün insanları Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e inen Kur'an'a inanmaya davet eder ve bu Kur'an hakkında şüphe edenleri, aynı kitabın bir benzerini yapmaya davet eder.
Surede, Hazret-i Adem ile Şeytan arasında geçen çetin mücadele anlatılır. Ve konu, Hazret-i Adem'in yeryüzünde Halife olduğu belirtilerek bitirilir.
Allah yolunda savaşarak öldürülenlere "ölüler" denemeyeceği, onların gerçekte diri oldukları bildirilir.
Yüce sure, yenilecek ve içilecek şeylerin haram ve helal olanlarını açıklar. Haksız yere adam öldürmenin ve vasiyetin hükümlerini beyan eder.
Yüce sure Oruç, cihat ve Hac hükümlerini, aile hukuku meselelerini açıklar, sadaka, borç alıp verme ve ticari meselelerin prensiplerini beyan eder. Faizin haram olduğunu açıklar.
Yüce surenin sonunda, Rabbimizden nasıl istek ve duada bulunacağımız belirtilerek buyurulur ki: "Rabbimiz, eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme. Rabbimiz bize gücümüzün yetmediğini de taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et. Sen, bizim mevlamızsın. Kafir topluluğa karşı bize yardım et. Bakara Suresi, 2/286"
Surenin Fazileti
Bu surenin fazileti hakkında çeşitli hadis-i şerifler rivayet edilmiştir. Peygamberimiz bu hadis-i şeriflerinde buyurur ki: "Evlerinizi kabirlere çevirmeyin. İçinde Bakara Suresi okunan bir eve şeytan girmez." Tirmizi, K. el-Fedail el-Kur'an bab: 2 Hadis No: 2877/Müslim, k. el-Müsafirin bab: 212, Hadis No: 780/Ahmed b. Hanbel, Müsned c. 2, s. 284
"Her şeyin bir zirvesi vardır. Kur'an-ı Kerim'in zirvesi de Bakara Suresi'dir. Onun içinde, Kur'an'ın ayetlerinin efendisi olan bir ayet bulunmaktadır ki o da Ayetel Kürsi'dir." Tirmizi K. Fedail el-Kur'an bab: 2 Hadis No: 2878/Darimi K. Fedail el-Kur'an bab: 13
"Kim Bakara Suresi'nin son iki ayetini geceleyin okursa o ayetler o kişi için kafidir." Buhari, K. Fadail el-Kur'an bab: 10
"Bakara Suresi Kur'an'ın zirvesi ve nişanesidir. Onun her ayetiyle birlikte gökten seksen melek inmiştir. Ayetel Kürsi, Arş'ın altından alınıp Bakara Suresi'ne katılmıştır. Yasin ise, Kur'an'ın kalbidir. Her kim Allah rızasını ve ahiret yurdunu dileyerek Yasin'i okursa günahları muhakkak bağışlanır. Siz, Yasin'i ölüleriniz üzerine okuyun." Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 26
Üseyd b. Hudayr'ın şöyle dediği rivayet edilir:
O, bir gece Bakara suresini okurken yanında bağlı duran atı ürktü. Bunun üzerine Üseyd sustu, atı da sakinleşti. Tekrar sureyi okumaya başladı, at yine ürktü; Üseyd yine sustu ve at sakinleşti. Bir daha okumaya başladığında at yine ürktü, hatta atın yakınındaki oğlu Yahya'ya zarar vermesinden korkarak kalkıp oğlunu yanına çekti. Göğe doğru baktığında, daha önce gördüğü şeyi artık göremez oldu. Sabah olunca olayı Peygamber Efendimize anlattı. Resulullah ona, "Ey Hudayr oğlu, oku, Hudayr oğlu, oku, devam et," dedi. Üseyd, "Ey Allah'ın Resulü, atın yakınında bulunan oğlum Yahya'yı çiğneyeceğinden korkmuştum. Bu yüzden okumayı kesip başımı kaldırdım. Oğluma doğru gittim. Göğe baktım. Bir de ne göreyim, içinde lambalar gibi parlayan şeyler olan bir gölgelik! Sonra oradan uzaklaştım ve bir daha göremedim," dedi. Resulullah: "Onun ne olduğunu biliyor musun?" diye sordu. Üseyd: "Hayır," dedi. Resulullah: "Onlar meleklerdi. Senin okuma sesine gelmişlerdi. Eğer okumaya devam etseydin, insanlar onları görecekler ve onlar da insanların gözünden kaybolmayacaklardı," dedi. Buhari, K. Fadail el-Kur'an bab: 15 /Müslim, K. el-Müsafirin bab 242, Hadis No: 796/Ahmed b. Hanbel, Müsned c.3, s. 81.
Ebû Ümame el-Bâhili şöyle diyor:
"Resulullah'ın şöyle buyurduğunu işittim: "Kur'an'ı okuyun. Çünkü o, kıyamet gününde okuyana şefaatçi olacaktır. Özellikle, iki çiçek olan Bakara ve Al-i İmran surelerini okuyun. Çünkü onlar kıyamet gününde adeta iki bulut veya iki gölgelik yahut havada toplu halde uçan iki bölük kuş gibi gelecekler ve kendilerini okuyanları savunacaklardır. (Yani, cehennem ateşine karşı bir engel oluşturacaklardır.) Bakara suresini okuyun. Onu almak bereket, bırakmak ise hüsrandır. Onu okumaya, batıl işlerle meşgul olanların (yani sihirbazların) gücü yetmez." Müslim, K. el-Müsafirîn, bab: 252, Hadis No: 804
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.
Elif, Lâm, Mîm.
Bu harflere "Huruf-ı Mukatta'a" denir. Bunların herhangi bir anlam ifade edip etmediği, ediyorlarsa ne anlama geldikleri konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunları şöyle özetlemek mümkündür:
a- Katade, Mücahid ve İbn-i Cüreyc'den, bu harflerin Kur'an-ı Kerim'in isimlerinden biri olduğu rivayet edilmiştir.
b- Mücahid'den nakledilen diğer bir görüşe göre ise bu harfler, Kur'an-ı Kerim'in bazı surelerinin girişi niteliğindedir; Yüce Allah bazı surelere bu harflerle başlamaktadır.
c- Abdurrahman b. Zeyd'den nakledilen bir görüşe göre ise bu harfler, başında bulundukları surelerin isimleridir.
d- Süddi ve Şa'bî'den nakledilen bir görüşe göre de bu harfler, Yüce Allah'ın en yüce isimlerindendir (İsm-i A'zam).
e- Abdullah b. Abbas ve İkrime'den nakledilen bir görüşe göre ise bu harfler, Yüce Allah'ın kendileriyle yemin ettiği isimlerindendir. Yüce Allah bunlarla yemin ederek sureyi başlatmaktadır.
f- Bu harfler, isim ve fiillerden kısaltılmış mukatta'a harfleridir. Her birinin kendine göre bir anlamı vardır. Birinin anlamı, diğerine benzememektedir. Örneğin: "Elif, Lam, Mim"in anlamı, "Ben her şeyi en iyi bilen Allah'ım" demektir. Burada Elif "Ben", Lam "Allah", Mim "İyi bilirim" anlamlarına gelmektedir. Bu görüş, Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr ve Abdullah b. Mes'ud'dan nakledilmektedir.
g- Bu harfler, dilde kullanılan normal hece harfleridir. Bu görüş de Mücahid'den nakledilmektedir.
h- Bu harflerin her biri birçok anlama gelmektedir. Rebi' b. Enes'ten "Elif, Lam, Mim" harfleri hakkında şunlar rivayet edilmektedir: "Bu harflerden her biri, Yüce Allah'ın isimlerinden birinin baş harfidir. Örneğin Elif, "Allah" isminin; Lam, "Latif" isminin; Mim "Mecid" isminin baş harfleridir. Bu harfler Allah'ın nimetlerini, musibetlerini, bir toplumun ne kadar yaşayacağını ve ecelinin ne zaman geleceğini gösterir." Hazret-i İsa'dan şunlar rivayet edilmektedir: "Şaşarım insanlara ki onlar, Allah'ın isimlerini konuşurlar, nimetlerinin içinde yaşarlar, buna rağmen ona nasıl nankörlük ederler?"
Elif, "Allah" isminin baş harfidir. Lam, "Latif" isminin baş harfidir. Mim de "Mecid" isminin baş harfidir.
Elif, "Allah'ın nimetleri", Lam "Lütfü", Mim, "Yüceliği" anlamına gelmektedir.
Hesaplamada Elif "bir sene"yi, Lam "otuz sene"yi, Mim de "kırk sene"yi ifade etmektedir. Bu harflerin, kısaltılmış bir hesabı ifade ettiğini söyleyenler de vardır.
ı- Bir kısım alimler ise bu harfler için şunu söylemişlerdir: "Her kitabın bir sırrı vardır. Kur'an-ı Kerim'in sırrı da, bazı surelerin başında zikredilen bu harflerdir. Yine de en iyi ve doğrusunu bilen Allah'tır."
Surelerin Başında Bulunan Bu Harfler Hakkında Dil Bilimcileri İse Şunları Söylemiştir:
a- Bazıları, bu harflerin, yirmi sekiz hece harfinden bir kısmını oluşturduğunu, bu harflerden bazılarının, bir kısım surelerin başında zikredilerek diğerlerine gerek kalmadığını söylemişlerdir. Nitekim bir insan, hece harflerini anlatmak isterken, baştan bazılarını saymakla yetinerek hepsini söylemez. Bu durum da buna benzemektedir.
b- Diğer bazıları ise bu harflerin, müşriklerin, Kur'an-ı Kerim'i dinlemeye kulaklarını açmaları için zikredildiklerini söylemişlerdir. Çünkü müşrikler birbirlerine, Kur'an-ı Kerim'i dinlememeyi tavsiye ediyor ve diyorlardı ki: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın belki bu yolla galip gelirsiniz..." Fussilet suresi, 41/26
c- Bir kısım alimler ise bu harflerin, surelerin başladığını ve bittiğini gösteren birer işaret olduklarını söylemişlerdir.
Taberi diyor ki: "Anlatılan bu görüşlerden her birinin bilinen bir yönü vardır. "Elif, Lam, Mim"in, Kur'an'ın isimlerinden biri olduğunu söyleyenlerin sözlerinin iki anlamı vardır.
1- Bunlar, "Elif, Lam, Mim, Kur'an'ın isimlerinden biridir," "Furkan" ismi gibidir," demek istemişlerdir. Bu açıklamaya göre "Elif, Lam, Mim" yemin ifade eder. Yüce Allah: "Kur'an'a yemin olsun ki bu kitapta hiçbir şüphe yoktur," demek istemiştir.
2- Bu alimler: "Bu harfler, Kur'an-ı Kerim'in surelerinin isimleridir. Örneğin: "Ben, Elif, Lam, Mim suresini okudum" diyen kimse o surenin ismini zikretmiş olur. Böylece dinleyici de o kimsenin, hangi sureyi okuduğunu anlamış olur. Her ne kadar "Elif, Lam, Mim" gibi harflerle başlayan sureler birden çok olsa da bu gibi harflerin yanında başka şeyleri de zikrederek bu harflerle sureleri birbirinden ayırmak ve o surelerin ismi olarak zikretmek mümkündür. Örneğin: Bir kimse, "Ben, Elif, Lam, Mim, Bakara'yı" veya "Elif, Lam, Mim, Âl-i İmran'ı okudum" der. Böylece anlatmak istediği sureyi tanıtmış olur. Nitekim, "Ahmet" veya "Muhammed" gibi isimlerle adlandırılan insanlar, birden çok olabilirler. Bu gibi insanları da birbirlerinden ayırmak için bir kısım sıfatlar zikredilir.
Bu mukatta'a harflerinin birer giriş olduklarını, Yüce Allah'ın, sözünü bunlarla açtığını söyleyenlerin görüşlerinin açıklaması ise şöyledir: "Bu harfler, bir surenin başlayıp bittiğini ve başında bulunduğu diğer surenin başladığını gösterirler. Böylece Arap dilinde "Bel" kelimesi bir şiirin başlayıp diğerinin bittiğini gösterdiği gibi bu harfler de sureleri bu şekilde birbirlerinden ayırmış olurlar." Bu harflerin bazılarının, Yüce Allah'ın isimlerinin, diğer bazılarının da, Yüce Allah'ın sıfatlarının kısaltılmış şekilleri olduklarını ve her bir harfin, kendisine göre bir anlamı olduğunu söyleyenler ise şu şekilde açıklamalarda bulunmuşlardır: "Elif harfi "Ene" yani "Ben" zamirinin kısaltılmışıdır. Lam harfi "Allah" isminin kısaltılmışıdır. Mim harfi "A'lemu" yani "Ben bilirim" kelimesinin kısaltılmışıdır. Böylece Elif, Lam Mim'in anlamı: "Ben Allah'ım, bilirim" demek olur. Bu şekilde açıklama yapanlar, Arapçada konuşan kimsenin "Yâ Nuh" yerine "Yâ Nu", "Yâ Mâlik" yerine "Yâ Mâl" dediği yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. İşte bu harfler de bunlara benzer bir takım kısaltmaları ifade ederler.
Bu harfler, bazı kelimelerin kısaltmalarıdır. Ancak "bu harflerden her birinin birden çok anlamı vardır" diyenler şunu kastetmişlerdir: Elif, Lam, Mim'deki Elif harfi sadece bir kelimeden değil, birçok kelimeden kısaltılmış bir harftir. Yani Elif harfi; Allah kelimesinin ilk harfi, 'âlâ' (nimetler) kelimesinin ilk harfi ve Ebced hesabında 1 sayısına karşılık gelen, ömürlerinden bir yıl kalanları gösteren kelimenin ilk harfidir. Lam harfi, Yüce Allah'ın Latîf isminin ilk harfi, Lütuf sıfatının ilk harfi, yine Ebced hesabında 30 sayısını gösteren ve ömürlerinden otuz yıl kalanları ifade eden bir harftir. Mim harfi ise Yüce Allah'ın Mecid isminin ilk harfi, Mecd sıfatının ilk harfi, Ebced hesabında 40 sayısını gösteren ve ömürlerinden kırk yıl kalanları ifade eden bir harftir. Yüce Allah, bu harfleri tek başına anmış, kısaltıldığı kelime ve cümleleri belirtmemiştir ki, tek bir harfle birçok anlam ifade edilmiş olsun. Böylece Yüce Allah, sözüne başlamadan önce, her şeyden haberdar olan, ezelî bir ilim sahibi olduğunu bildirmiş olmaktadır. Kullarına da konuşmalarının, mektuplarının ve önemli işlerinin başında bu yöntemi kullanmalarını öğretmiştir. Nitekim, bazı surelere kendisine hamd ederek, bazılarına da kendisini tesbih ederek başlamıştır. Böylece Kur'an-ı Kerim'in bazı surelerinin girişini kendisine hamd ile, bazılarını tesbih ile, bazılarını da tazim ile başlatmıştır. Başında mukatta'a harfleri bulunan surelerin bazılarında kendisini ilimle, bazılarında adaletle, bazılarında ise lütufla överek özlü bir şekilde başlamıştır.
Bu harflerin, kısaltılmış bir hesabı ifade ettiğini savunanlar ise şunları söylemektedir: Biz, mukatta'a harflerinin, kısaltılmış bir hesabı ifade etmenin dışında bir anlam taşıdığını bilmiyoruz. Yüce Allah'ın, kullarına anlayamayacakları ve üzerinde düşünemeyecekleri şeylerle hitap etmesi uygun değildir. Bu görüşlerini desteklemek için, Abdullah b. Abbas'ın, Cabir b. Abdullah'tan naklettiği şu hadisi de delil olarak sunmuşlardır. Cabir diyor ki: "Resûlullah, Bakara suresinin girişi olan 'Zalikel Kitabü La Reybe Fih' ayetlerini okurken Ebû Yasir b. Ahtab onun yanından geçti ve Yahudilerle birlikte olan kardeşi Huyey b. Ahtab'ın yanına gitti ve onlara 'Biliyor musunuz, vallahi Muhammed'in, Aziz ve Celil olan Allah'ın ona indirdiklerinden 'Zalikel Kitabü' ayetlerini okuduğunu işittim.' dedi. Onlar, 'Şahsen işittin mi?' diye sordular. Ebû Yasir 'Evet' dedi. Bunun üzerine Huyey b. Ahtab, oradaki Yahudilerle birlikte Resûlullah'a gitti ve ona:
'Ey Resûlullah, sana indirilenler arasında 'Zalikel Kitabü' ayetlerini okuduğun söyleniyor, doğru mu?' diye sordular. Resûlullah: 'Evet.' dedi. Onlar: 'Bunu sana Allah katından Cebrail mi getirdi?' dediler. Resûlullah: 'Evet.' dedi. Onlar: 'Allah, senden önce de peygamberler gönderdi. Allah'ın, onlardan herhangi bir peygambere, iktidarının ve ümmetinin ömrünün ne kadar olacağını bildirdiğini bilmiyoruz. Bunu sadece sana bildirmiş.' dediler. Huyey b. Ahtab, arkadaşlarına yönelerek: 'Elif (1), Lam (30), Mim ise (40) demektir. Bunların hepsi (71) yıldır. Şimdi sizler, iktidarı ve ümmetinin ömrü yetmiş bir yıl sürecek olan bir peygamberin dinine mi gireceksiniz?' diye sordu. Sonra da Resûlullah'a dönerek: 'Ey Muhammed, bu zamana ilave olarak başka bir şey var mı?' diye sordu. Resûlullah:
'Evet.' diye cevap verdi. Huyey: 'O nedir?' dedi. Resûlullah: 'Elif, Lam, Mim, Sad'dır.' dedi. Huyey: 'Bu daha uzun sürer.' dedi. Elif (1), Lam (30), Mim (40), Sad (90)'dır. Hepsi (161) yıldır. Bunun dışında başka bir şey var mıdır?' dedi. Resûlullah: 'Evet.' dedi. Huyey: 'Bu daha uzundur. Elif (1), Lam (30), Ra (200)'dür. Bunların hepsi, (231) yıldır. 'Ey Muhammed, bundan başka bir şey var mıdır?' dedi. Resûlullah: 'Evet (...) Elif, Lam, Mim, Ra'dır.' dedi. Huyey: 'Bu daha uzundur. Elif (1), Lam (30), Mim (40), Ra (200)'dür. Bunların hepsi (271) yıldır.' dedi. Sonra şunları söyledi: 'Ey Muhammed, senin durumun bize karmaşık geldi. Sana çok mu, yoksa az mı şey verildi bilemiyoruz.' Bundan sonra Huyey kalkıp gitti. Ebû Yasir, kardeşi Huyey b. Ahtab ve onunla birlikteki Yahudi hahamlarına şöyle dedi: 'Ne biliyorsunuz, belki de Muhammed'e bunların toplamı verilmiştir. Bunlar: 71 + 161 + 231 + 271 = 734 yıl eder.' Onlar da şu cevabı verdiler: 'Onun durumu bize karmaşık geldi.'"
Mukatta'a harflerinin, kısaltılmış bir hesabı ifade ettiğini belirten alimler, şu ayetlerin, yukarıda rivayet edilen Huyey b. Ahtab ve benzerleri hakkında indiğini söylemişlerdir: "Sana kitabı indiren O’dur. Onun bir kısım ayetleri muhkemdir. Anlamı açıktır. Bu ayetler, kitabın esasıdır. Diğer bir kısım ayetleri de müteşabihtir. Anlaşılması güçtür. Kalplerinde eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise 'Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındandır.' derler. Ancak akıl sahipleri düşünür." (Fussilet Suresi, 41/26)
Evet, bu görüşü savunanlar, yukarıda anılan hadisin, söylediklerinin doğruluğunu ve bunun dışındaki görüşlerin geçersiz olduğunu gösterdiğini belirtmişlerdir.
Taberi diyor ki: Bu görüşlerin doğru olanı, "Bu harfler mukatta'a harfleridir ve her birinin çeşitli anlamları vardır" diyen görüştür. Öyle ki müfessirlerin belirttiği tüm açıklama biçimlerini kapsamaktadır. "Bu harfler yirmi sekiz alfabe harfinden birer harftir. Yüce Allah, bu harfleri anarak surelerin bu tür harflerden oluştuğunu bildirmek istemiştir" şeklindeki görüşü içermemektedir. Çünkü bu görüş, tüm sahabe ve tabiinin görüşlerinin dışında olduğu ve müfessirlerin görüşüne aykırı düştüğü için geçersiz bir görüştür. Mevcut kesin delillerin bu görüşün aleyhine tanıklık etmesi, bunun yanlışlığını ispatlamaya yeterlidir. Ayrıca, bu son görüşü ileri sürenlerin "Zalikel Kitabü" ifadesinin sonunun ötreli (merfu) okunması konusunda tereddüt etmeleri; bazen "Zalike"nin mübteda, "Kitabü"nün haber olduğunu, bazen "Zalikel Kitabü"nün mübteda, "La Reybe Fih"in haber olduğunu, bazen de "Zalikel Kitabü"nün mübteda, "Hüden Lilmüttakîn"in haber olduğunu söylemeleri, onların Elif-Lam-Mim harflerinin mübteda, "Zalikel Kitabü"nün de haber olduğu görüşlerinden vazgeçtiklerini ve "Bu harfler şu kitabın harfleridir" şeklindeki yorumlarını terk ettiklerini göstermektedir.
Eğer denilecek olursa ki: "Mukatta'a harflerinden her birinin, farklı ve çeşitli anlamları içermesi nasıl mümkün olabilir?" Buna cevaben denir ki: "Arapçada bir kelimenin birden çok anlamı olabildiği gibi, tek bir harfin de birden çok anlamı olması mümkündür. Örneğin Arapçada 'Ümmetün' kelimesi; 'insanlardan oluşan bir cemaat', 'bir zaman dilimi', 'Allah'a itaat eden kul' anlamlarına gelirken; 'Din' kelimesi ise 'karşılık', 'kısas', 'iktidar', 'itaat', 'boyun eğme', 'hesap' gibi anlamlara gelmektedir. İşte, Yüce Allah'ın belirttiği gibi, mukatta'a harflerinin her birinin de, tüm müfessirlerin dile getirdiği görüşleri içerecek kadar anlamlara sahip olduğunu söylemek mümkündür. Bu harfler aynı zamanda surelerin başlangıcıdır. Bu harflerin, Yüce Allah'ın isim ve sıfatlarından kısaltılmış harfler olduğunu söylemek, bu harflerin surelerin başlangıcı olmasına engel değildir. Çünkü Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'in birçok suresini kendisine hamd ederek, kendisini överek, kendisini tesbih ve tazim ederek başlatmıştır. Bu harflerin de, Yüce Allah'ın sıfatlarının ve isimlerinin kısaltılmış şekilleri olarak surelerin başlarında yer aldığı ve Allah'ın bu sıfatlarına ve isimlerine yemin ederek sureleri başlattığını söylemek yerindedir.
Bu harfler aynı zamanda kısaltılmış hesapları ifade eder, başlarında bulundukları surelerin alametleri ve isimleridir. Evet, bu harfler tüm bu anlamları içerir. Eğer bu harfler birçok anlamı değil de tek bir anlamı ifade etselerdi, Resûlüllah (s.a.v.) o tek anlamı, herhangi bir karışıklığa yol açmayacak şekilde insanlara açıklardı. Çünkü Allah Teâlâ, Peygamberini, insanların anlaşmazlığa düştüğü konuları açıklığa kavuşturması için göndermiştir. Resûlüllah'ın bunların anlamlarını açıklamaması, bu harflerin yukarıda belirtilen anlamların sadece bir kısmını değil, tamamını kapsadığını göstermektedir.
Taberi der ki: "Bu açıklama şeklini kabul etmeyenlere şunu sormak mümkündür: 'Bir kelimenin birçok anlama gelmesini kabul ediyorsun da bir harfin birden çok anlama gelmesini nasıl kabul etmezsin?' Veya 'Bu harfleri sadece anlamlardan birine özgüleyip diğerine özgülememenin sebebi nedir? Senin ileri sürdüğün gerekçelerle diğerlerinin ileri sürdüğü gerekçeleri birbirinden üstün kılan kanıt nedir?' Bu sorular karşısında teslim olmaktan başka çare yoktur."
Bu harfleri Arap şiirindeki "Bel" harfine benzeterek, bunların surelerin başlangıç ve bitişlerini bildiren işaretler olduğunu, başka bir anlamları bulunmadığını, sadece sözü uzatan harfler olduklarını söyleyen dilbilimcilerin görüşlerine gelince: Bu görüş de birkaç yönden yanlıştır.
Birinci olarak, bu görüş, Allah Teâlâ'yı, Araplara kendi dillerinde bulunmayan, hatta hiçbir dilde bulunmayan bir ifadeyle hitap etmekle nitelendirmektedir. Çünkü Arapların şiirlerinin başını "Bel" harfiyle başlatmaları, kendilerince bilinen bir durumdu. Fakat onların herhangi bir sözlerini bu tür harflerle başlattıkları, bilinmeyen ve görülmeyen bir durumdur. Allah Teâlâ'nın, Araplara bilmedikleri harflerle hitap ettiğini söylemek, Kur'an'ın "Açıklayıcı" sıfatına ters düşer. Oysa Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'i açık bir Arap diliyle indirdiğini belirterek şöyle buyurmaktadır: "Ey Resûlüm, uyarıcılardan olasın diye bu Kur'an'ı açık bir Arapça lisanı ile senin kalbine, Ruhu'l-Emin olan Cebrail indirmiştir." (Şuara Suresi, 26/193-195)
Allah Teâlâ'nın Kur'an'ı açık bir Arapça lisanıyla indirdiğini belirtmesi, yukarıda bahsedilen görüşü çürütmeye yeterlidir ve Arapların bu harflerin anlamlarını bildiklerine kanıttır.
İkinci olarak, Allah Teâlâ'nın kullarına faydasız ve anlamsız şeylerle hitap ettiğini söylemek, O'nu boş bir şeyle meşgul olmakla nitelendirmek olur ki, tüm muvahhitler Allah'a böyle bir şeyin isnat edilmesini reddederler.
Üçüncü olarak, Arapların şiirlerinin başında zikrettikleri "Bel" harfinin Arapçada bilinen bir anlamı vardır. O da "Daha doğrusu, bilakis" demektir. Bu nedenle, mukatta'a harflerini "Bel" harfine benzeterek herhangi bir anlam ifade etmediklerini söylemek doğru değildir. Çünkü "Bel"in bir anlamı olduğu gibi, bunların da bir anlamı vardır. Bu sebeple bunları "Bel"e benzetmek doğru değildir