Metin günümüz Türkçesine sadeleştirildi, hata bulunabilir.
Tefsire çift tıklayarak hızlıca not ekleyebilir, metin seçerek vurgu yapabilirsiniz.
Bizi doğru yola yönelt. Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapmışların yoluna değil.
Allah'ım, bize, nimet verdiğin ve başarıya ulaştırdığın doğru yolda sebat etmeyi nasip et. Bizi, meleklerin, peygamberlerin, sadık müminlerin, şehitlerin ve salih kullarının izinden ayırma. "Bizi doğru yola ilet" ayetindeki "İhdina" kelimesi "Hidâyet" kökünden gelir ve "açıklamak, göstermek, götürmek, başarılı kılmak" gibi anlamlara gelir.
Taberi'ye göre bu ayet, "Bizi doğru yolda sebat ettir ve o yolda yürümekte bize başarı ver" anlamına gelir. Abdullah bin Abbas da ayeti bu şekilde açıklamıştır. Dehhak'tan rivayet edildiğine göre Cebrail, Hz. Muhammed'e "Bize doğruya götüren yolu ilham et" demesini söylemiştir. Allah'ın Hz. Muhammed'e doğru yolu ilham etmesi, onu başarılı kılması demektir.
Taberi, bu ayetin önceki ayetle aynı anlama geldiğini, yani kulun Rabbine itaat etme konusunda başarılı kılınmasını istemesi gerektiğini belirtir. Bu iki ayetin anlamı şöyledir: "Allah'ım, yalnızca sana ibadet ederiz ve senin hiçbir ortağın yoktur. İbadeti sadece sana yöneltiriz. Bize sana ibadet etme konusunda yardım et. Bize, nimet verdiğin peygamberlerin ve itaatkâr kullarının izinden gitmeyi nasip et."
Taberi, "hidâyet" kelimesinin Arap dilinde "başarıya ulaştırma" anlamına geldiğini ve bunun Kur'an'da da kullanıldığını belirtir. Örneğin, "Allah zalim bir topluluğu doğru yola iletmez" ayetinde "hidâyet" bu anlamdadır. Bazı alimler ise "Bizi hidâyete erdir" ifadesini "Hidâyetimizi artır" şeklinde yorumlamışlardır.
Taberi, "hidâyetin artırılması" için üç olası anlam olduğunu söyler:
1. **Açıklama:** Allah'ın farz kıldığı emirlerin açıklanmasını istemek. Ancak Taberi, Allah'ın her ibadeti açıkladığını ve bu nedenle bu anlamın doğru olmadığını belirtir.
2. **Yeni Emirler:** Yeni ibadetlerin farz kılınmasını istemek. Ancak kulun böyle bir şey istemesi beklenemeyeceği için bu anlam da uygun değildir.
3. **Yardım ve Tevfîk:** Kulun Rabbinden, gelecekte yapacağı ameller için yardım ve başarı dilemesi. Bu, kadercilere bir cevaptır, çünkü onlar Allah'ın her görevde kuluna yardım etmek zorunda olduğuna inanırlar. Oysa ayet, kulun ibadetleri yerine getirmek için Rabbinden yardım dilemesini emreder.
Taberi, bazı alimlerin "Bizi doğru yola ilet" ifadesini "Bizi ahirette cennet yoluna ilet" şeklinde yorumladığını, ancak "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz" ayetinin bu yorumun doğru olmadığını gösterdiğini belirtir. Sahabe ve tabiinden olan müfessirler, bu ayette geçen "Sırat" kelimesinin ahiretteki sırattan farklı olduğunu ve "doğru yol" anlamına geldiği konusunda hemfikirdirler. Bu nedenle "Bize cennetin yolunu göster" şeklinde bir yorum doğru değildir. Doğru yorum, "Bizi ömrümüzün geri kalanında hidâyetten ayırma ve o yolda sebat ettir" şeklindedir.
"Doğru yol" olarak çevrilen "Sıratelmüstakim" ifadesi çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Taberi'ye göre müfessirler, bu ifadenin "eğriliği olmayan açık bir yol" anlamına geldiği konusunda hemfikirdirler. Ancak Araplar "Sıratelmüstakim"i mecazi olarak her doğru söz ve amel için kullanmışlardır. Bu ayetteki "Sıratelmüstakim"in mecazi anlamda anlaşılması daha uygundur.
Taberi, ayeti şu şekilde açıklamanın daha uygun olduğunu söyler: "Allah'ım, bizi razı olduğun şeylerde ve nimet verdiğin kullarını başarılı kıldığın doğru söz ve amellerde sebat etmeye muvaffak kıl." Allah'ın nimet verdiği peygamberlerin, sıddıkların ve şehitlerin başarıya ulaştığı şeylere muvaffak kılınan bir kul, İslam'ı kabul etmeye, peygamberleri tasdik etmeye, Allah'ın kitabına sarılmaya, emirleri yerine getirmeye, yasaklardan kaçınmaya, peygamberin yolunu takip etmeye ve Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer salih kulların izini sürmeye muvaffak olur. İşte bütün bunlar "Sıratelmüstakim"dir.
Taberi, Kur'an tercümanları olarak bilinen sahabe ve tabiinin "Sıratelmüstakim"in anlamı hakkında çeşitli görüşler bildirdiklerini, ancak hepsinin kendi tercih ettikleri görüşe vardığını belirtir. Hz. Ali ve Abdullah bin Mes'ud'a göre "Sıratelmüstakim", Allah'ın kitabıdır. Cabir bin Abdullah, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Mes'ud ve Abdurrahman bin Zeyd'e göre "Sıratelmüstakim", İslam'dır. Muhammed bin el-Hanefiyye ve Abdullah bin Abbas'tan nakledilen başka bir görüşe göre ise "Sıratelmüstakim", Allah'ın dinidir. Ebul Aliye ve Hasan-ı Basri'ye göre ise "Sıratelmüstakim", Hz. Muhammed ve ondan sonra gelen iki halifesi Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'dir. Hz. Ali'den, Hz. Muhammed'in "Sıratelmüstakim"i "Kur'an" olarak açıkladığı rivayet edilmiştir. Nüvvaz bin Sem'an'dan ise Hz. Muhammed'in "Sıratelmüstakim"i "İslam" olarak açıkladığı rivayet edilmiştir.
"Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna"
Taberi, Hz. Muhammed'e şöyle emredildiğini belirtir: "Ey Resulüm, de ki: Rabbimiz, sen bize, itaat ve ibadet etme nimetini verdiğin meleklerin, peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salih kulların doğru yoluna ilet." Bu ayet, Allah'ın şu ayetlerine benzer: "...Eğer kendilerine verilen öğüdü dinlemiş olsalardı, onlar için daha hayırlı ve daha sağlam olurdu. O zaman onlara katımızdan büyük bir ecir verirdik ve onları elbette doğru yola iletirdik." (Nisa Suresi, 4/66-68). "Kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederse, işte onlar Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır." (Nisa Suresi, 4/69).
Abdullah bin Abbas, "Kendilerine nimet verilenler"den maksadın, "Allah'ın kendilerine itaat ve ibadet etme nimetini bahşettiği melekler, peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kullar" olduğunu söylemiştir. Rebi' bin Enes'e göre onlardan maksat peygamberlerdir. Veki'e göre Müslümanlardır. Abdurrahman bin Zeyd'e göre ise Hz. Muhammed ve onunla birlikte bulunanlardır.
Taberi der ki: "Bu ayet-i kerime, itaat edenlerin itaatlerinin ancak Allah'ın onlara lütfetmesiyle gerçekleşeceğine dair açık bir delildir. Çünkü Allah Teâlâ, 'Kendilerine nimet verilenlerin yoluna' ifadesini zikrederek kullara verilen tüm nimetlerin ve kulların yaptıkları tüm ibadetlerin Allah tarafından onlara bahşedilen bir lütuf olduğunu belirtmektedir."
Taberi der ki: "Eğer şöyle denilirse: 'Neden burada kendilerine nimet verilenlerin kimler olduğu ve o nimetlerin neler olduğu belirtilmemiştir?' Cevaben denilir ki: 'Araplar, konuşmalarının bir kısmıyla ifade etmek istedikleri şeyleri anlatabilirlerse, sözü kısa keserler, her şeyi zikretmeye gerek görmezler. 'Kendilerine nimet verdiğin kimseler' ifadesi de bu kabildendir. Çünkü Allah Teâlâ, daha önceki ayetlerde kullarına kendisinden yardım istemelerini ve doğru yolda devam etmeye muvaffak kılınmalarını dilemelerini emretmiştir. Böylece, buradaki 'nimet'ten maksadın, 'Seçkin kulların tuttuğu sağlam yol ve sırat-ı müstakim' olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle bunları açıkça zikretmeye ihtiyaç kalmamıştır. 'Gazaba uğrayanlarınkine değil.'"
Taberi der ki: "'Gazaba uğrayanlardan maksat, Allah Teâlâ'nın şu ayette belirttiği Yahudilerdir. 'De ki: Allah tarafından bir cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Onlar, Allah'ın kendilerine lanet ettiği, gazabına uğrattığı, o kimselerden maymunlar, domuzlar ve Tağut'a tapanlar yaptığı kimselerdir. İşte bunlar, makamları en kötü, yolları da en sapık olanlardır.' (Maide Suresi, 5/60)"
Taberi yine der ki: "'Gazaba uğrayanlardan maksadın Yahudiler olduğu, Adiy b. Hatim ve Abdullah b. Şakiyk'in Resûlullah'tan rivayet ettikleri bir hadiste de zikredilmiştir. Ayrıca, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes'ud, Rebi' b. Enes, Abdullah b. Zeyd ve babası Zeyd de 'Gazaba uğrayanlardan maksadın Yahudiler olduğunu söylemişlerdir.'"
Adiy b. Hatim der ki:
"Resûlullah mescitte otururken yanına vardım. Orada bulunanlar benim için 'Bu, Adiy b. Hatim'dir' dediler. Ben emansız (herhangi bir kişinin himayesine sığınmadan) ve yazısız olarak (bir izin belgesi olmadan) Medine'ye gelmiştim. Resûlullah'a doğru yönelince elimden tuttu. Resûlullah daha önce şöyle buyurmuştu: 'Umarım ki Allah, onun elini benim elime verir.' Resûlullah ayağa kalktı. O sırada huzuruna, yanında bir çocuk bulunan bir kadın geldi. O ikisi, 'Senden bir isteğimiz var' dediler. Resûlullah gidip onların ihtiyaçlarını karşıladı. Sonra benim elimden tutup evine kadar götürdü. Hizmetçi, altına minder koydu. Resûlullah üzerine oturdu. Ben de önüne oturdum. Resûlullah, Allah'a hamdedip onu övdükten sonra şöyle buyurdu: 'Lailahe İllallah' (Allah'tan başka ilah yoktur) demekten seni alıkoyan nedir? Sen, Allah'tan başka bir ilah olduğunu biliyor musun?' Dedim ki: 'Hayır.' Sonra biraz konuştu, daha sonra şöyle buyurdu: 'Sen, herhangi bir şeyin Allah'tan daha büyük olduğunu biliyor da mı 'Allahu Ekber' (Allah en büyüktür) demekten kaçınıyorsun?' Dedim ki: 'Hayır.' Buyurdu ki: 'Şüphesiz ki Yahudiler kendilerine gazap edilenlerdir. Hıristiyanlar ise sapanlardır.' Dedim ki: 'Ben Müslüman olarak geldim.' Bu sırada baktım ki, Resûlullah'ın yüzü sevinçten parlıyor." (Tirmizi, K. Tefsir e'.-Kur'an, Sûre 1 bab: 2, Hadis No: 2953)
Abdullah b. Şakiyk der ki:
"Bir adam, Resûlullah'ın Vadi et-Kurâ'da atının üzerindeyken, 'Belkıyn' kabilesinden birisinin ona şu soruyu sorduğunu işittiğini söyledi: 'Ey Allah'ın Resulü, şunlar kimlerdir?' Resûlullah (Yahudileri göstererek) 'Bunlar, gazaba uğrayanlardır' buyurdu. Adam: 'Şunlar kimlerdir?' diye sordu. Resûlullah (Hıristiyanları kastederek) 'Onlar da sapanlardır' buyurdu." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 77)
Ayette zikri geçen "Allah'ın gazabı" çeşitli şekillerde açıklanmıştır.
Bazılarına göre bundan maksat, Allah'ın, gazap ettiği kimseleri fiilen cezalandırmasıdır. Bu cezalandırma dünyada da olabilir, ahirette de. Bu konuda ayet-i kerimelerde şöyle buyurulmaktadır: "Bizi gazaplandırınca, onlara, layık oldukları cezayı verdik. Hepsini suda boğduk." (Zuhruf Suresi, 43/55) "Onlar, Allah'ın kendilerine lanet ettiği, gazabına uğrattığı, o kimselerden maymunlar, domuzlar ve Tağut'a tapanlar yaptığı kimselerdir." (Maide Suresi, 5/60)
Diğer bir kısım alimlere göre, "Allah'ın gazap etmesinden maksat, gazaba uğrattığı kimseleri sözle kınamasıdır."
Başka bir kısım alimlere göre ise, ayette zikredilen "Gazap"tan maksat, Allah'ın onlara kızması ve öfkelenmesidir. Ancak Allah Teâlâ'nın kızması ve öfkelenmesi, kulların kızması ve öfkelenmesine benzememektedir.
Ayet-i kerimede geçen "Sapanlarınkine değil" ifadesi hakkında
Taberi der ki: Ayette zikredilen "Sapanlardan maksat, Allah Teâlâ'nın şu ayet-i kerimesinde belirttiği Hıristiyanlardır. 'De ki: Ey Kitap Ehli, hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, birçoklarını da saptırmış ve böylece doğru yolu kaybetmiş bir kavmin heva ve heveslerine uymayın.'" (Maide Suresi, 5/77)
Taberi der ki: "Arap dilinde, her doğru yoldan ayrılan ve sağlam yolu tutmayan kimseye 'sapık' denir. Allah Teâlâ'nın Hıristiyanları 'sapık' olarak vasıflandırması, onların hak dini bırakıp başka yolu tutmalarındandır. Eğer: 'Yahudiler de böyle değil midir?' diye sorulacak olursa cevaben denir ki: 'Evet, onlar da öyledir.' Yine eğer 'Allah Teâlâ neden sapıklık sıfatını Hıristiyanlara, 'gazaba uğrama' sıfatını da Yahudilere tahsis etmiştir?' denilecek olursa cevaben denir ki: 'Her iki fırka da hem gazaba uğramıştır, hem de sapıktır.' Fakat Allah Teâlâ, bu fırkalardan her birini kullarına iyice tanıtmak için, her birine ayrı sıfatlar tahsis etmiştir. Bu sıfatlar onlarda gerçekten var olan sıfatlardır."
Taberi der ki: "Kadercilerden (Kaderi inkar eden Kaderiyye fırkasından) bazı kıt anlayışlılar, Allah Teâlâ'nın, Hıristiyanları 'sapıklık'la vasıflandırmasıyla, sapma işini onlara yüklediğini, onları kendisinin saptırdığını zikretmediğini, bu itibarla kulun yaptığı işlerde Allah'ın bir katkısının bulunmadığını, kulun kendi işini kendisinin yarattığını söylemişlerdir. Bunlar Arap dilinin genişliğini ve kullanış şeklini bilmemektedirler. Eğer durum, bu kıt anlayışlıların iddia ettikleri gibi olsaydı, herhangi bir sıfatla nitelenenin veya kendisine herhangi bir iş yüklenenin, sıfat ve işine herhangi bir şeyin sebep olduğunu söylemek mümkün olmazdı. Ve her iş ve sıfatı, asıl sebebine yüklemek mecburiyeti hasıl olurdu. Mesela, rüzgar ağacı sallayınca 'Ağaç sallandı' demek doğru olmazdı. Yine, deprem sarstığında 'Yer sarsıldı' demek doğru olmazdı. 'Rüzgar ağacı salladı.' 'Deprem yeri sarstı.' demek gerekirdi."
Allah Teâlâ şu ayet-i kerimede "götürme" işini gemiye yüklemiştir. Halbuki asıl götüren gemi değil, diğer sebeplerdir. Ayette şöyle buyurulmaktadır: "Sizi karada ve denizde yürüten Allah'tır. Gemi, içindekileri tatlı bir rüzgarla muntazam götürürken..." (Yunus Suresi, 10/22) Bu ayet-i kerime, kadercilerin, Allah Teâlâ'nın, Hıristiyanları "sapanlar" diye vasıflandırmasından hareketle belli kanaatlara varmalarını reddetmektedir. Diğer yandan, Allah Teâlâ, birçok ayet-i kerimesinde, saptıranın da hidayete erdirenin de kendisi olduğunu açıkça beyan etmiştir. Şu ayet-i kerime de buna işaret etmektedir:
"Ey Peygamberim, kendi hevesini ilah edinen, Allah'ın da bildiği halde saptırdığı, kulaklarını ve kalplerini mühürlediği, gözlerine perde çektiği kimseyi gördün mü? Onu Allah'tan başka kim doğru yola iletebilir? Hiç düşünmez misiniz?" (Câsiye Suresi, 45/23)
Allah Teâlâ bu ayette, saptıranın da doğru yola iletenin de yalnızca kendisi olduğunu belirtmiştir. Kur'an Arapça indiği için, Arap dilinde bir olay asıl sebebine atfedildiği gibi, asıl sebebin dışındaki şeylere de atfedilebilir. Tıpkı rüzgarın salladığı bir ağaca "Ağaç sallandı" denilebilmesi gibi. Bu nedenle, Allah'ın yarattığı bir eylemi kul gerçekleştirdiğinde, "Bu eylemi kul yaptı" demek caizdir. Çünkü kul o eylemi kendi iradesiyle seçmiş ve yapmaya başlamıştır; Allah ise onu var etmiş ve ortaya çıkarmıştır.
Taberi şöyle der: "Kur'an'a dil uzatan inkârcılardan bazıları şu soruyu sorarlar: 'Siz, kitabınızın başında açıklama yöntemini anlatırken, en üstün ve mükemmel açıklamanın, bir şeyi açıklamak isteyen kişinin düşüncelerini en güzel şekilde ifade eden, maksadını en iyi anlatan ve dinleyenin anlamasına en yakın olan söz olduğunu söylüyorsunuz. Yine diyorsunuz ki, açıklamaların en üstünü Allah'ın kelamıdır, çünkü o diğer bütün sözlerden üstündür ve en yüce mertebededir. Madem durum böyle, o halde 'Ümmül Kur'an' olan Fatiha'nın yedi ayet şeklinde uzatılmasının sebebi nedir? Oysa bu surenin kapsadığı anlamların hepsi şu iki ayetle ifade edilebilir: "O, ceza gününün sahibidir." "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz." Evet, Allah'ın ceza gününün sahibi olduğunu anlayan kimse, onun güzel isimlerini ve yüce sıfatlarını da anlamış olur. Yani, alemlerin Rabbi olduğunu, Rahman ve Rahim olduğunu da bilir. Yine, Allah'a itaat eden, dininde Allah'ın nimet verdiği kimselere uyar ve Allah'ın saptırdığı kimselerden uzak durur. Yani, "Sen bizi doğru yola ilet." "Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil." şeklinde dua etmeye gerek kalmazdı.'"
Bu soruyu soran kimseye şöyle denir: "Allah Teâlâ, Resûlüllah'a (s.a.v.) indirdiği kitapta, Resûlüllah ve ümmeti için daha önceki peygamberlere ve ümmetlere göndermediği hüküm ve anlamları zikretmiştir. Zira Allah Teâlâ'nın Kur'an'dan önce herhangi bir peygamberine indirdiği kitap, Kur'an'ın kapsadığı anlam ve hükümlerin yalnızca bir bölümünü kapsamıştır. Örneğin, Tevrat, bazı öğütler ve açıklamalar içerir. Zebur, Allah'ı övme ve yüceltmeden ibarettir. İncil, öğütler ve ibretler içerir. Bu kitaplardan herhangi birinde, kendisine indirileni tasdik eden bir mucize bulunmamaktadır.
Resûlüllah'a indirilen Kur'an-ı Kerim ise bütün bu anlamları ve bunlara ek olarak bunlarda bulunmayan anlamları da kuşatmaktadır. Kur'an-ı Kerim'in diğer kitaplardan üstünlüğünü gösteren en belirgin özelliklerinden bazıları şunlardır: Kur'an'ın kelime ve cümlelerinin diziliş şekli çok mükemmeldir. Bir şeyi vasıflandırması görülmemiş bir şekildedir. Kelime ve cümlelerin birbirleriyle olan uyumu harikadır. Öyle ki hatipler onun en küçük surelerinden birini dahi düzenlemekten, edipler onun nitelemelerinden bir kısmını dahi yapmaktan aciz kalmışlar, şairler onun kelime ve cümlelerinin uyumu karşısında şaşırıp kalmışlardır. Dâhilerin akılları, onun bir benzerini yapma imkânını bulamamışlardır. Ona teslim olmaktan, onun, tek ve kahredici Allah tarafından gönderildiğini itiraf etmekten başka bir çare bulamamışlardır.
Kur'an-ı Kerim, ayrıca, gökten yeryüzüne indirilen herhangi bir kitapta bulunmayan bazı tesbihler, sakındırmalar, emirler, yasaklar, kıssalar, tartışmalar ve hikmetler içerir.
İşte bu sebepledir ki, 'Ümmül Kur'an' olan Fatiha'da görüldüğü gibi, Kur'an'ın herhangi bir suresindeki detaylandırmalar, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (s.a.v.) hak peygamber olduğunu göstermek içindir. Daha önce de anlatıldığı gibi, Allah Teâlâ'nın, daha önce görülmemiş bazı vasıflandırmaları ve kelime ile cümlelerinin harika bir şekilde dizilmelerini Kur'an'da toplaması, Hazret-i Muhammed'in peygamberliğinin hak olduğunu göstermesi içindir. Kur'an-ı Kerim'deki vasıflandırmalar o kadar mükemmel ve kelimelerinin diziliş şekli o kadar harikadır ki, bunlar ne şiirlerin vezinlerine ve kâhinlerin vezinli konuşmalarına, ne hatiplerin hutbelerine ne de edip insanların risalelerine benzer. Bütün yaratıklar bir araya gelse, herhangi bir şeyi onun vasıflandırdığı gibi vasıflandıramaz ve bütün insanlar bir araya gelse onun benzeri bir kitap meydana getiremez.
Mesela, Fatiha suresinde zikredilen Allah'a hamdetme, onu yüceltme ve onu övme gibi hususlar, kulları Allah'ın büyüklüğü, hükümranlığı, kudreti ve mülkünün azameti hususunda uyarmak içindir ki kullar, nimetleri karşısında Rablerini hatırlasınlar, ona hamdetsinler ve böylece onun daha fazla nimetlerine layık olsun, bolca mükâfatlarını hak etsinler. Allah Teâlâ'nın, Fatiha suresinde kendisini tanıma nimetini lütfettiği kimseleri ve kendisine itaat etmeye muvaffak kıldığı kişileri zikretmesi, kullarının, dinleri ve dünyaları hususunda ellerinde bulunan nimetlerin hepsinin Allah tarafından olduğunu onlara bildirmesi içindir. Böylece bütün isteklerini Allah'a yöneltsinler, ihtiyaçlarını yalnızca ondan istesinler. Onun dışındaki put ve benzeri şeylerden istemesinler.
Allah Teâlâ'nın, Fatiha suresinde, kendisine isyan edenlerden intikam alındığını ve emirlerine karşı gelenlerin cezalandırıldığını zikretmesi, kullarını kendisine karşı gelmekten sakındırması ve kendilerini Allah'ın gazabına sürükleyecek şeylere düşmekten uzaklaştırması içindir. Aksi halde Allah da onları, diğer ümmetlerin uğradıkları cezalara çarptırır ve onları da helak eder.
İşte 'Ümmül Kur'an' olan Fatiha suresindeki beyan ve ifadelerin uzun olmasının sebebi bu hikmetlere dayanmaktadır. Kur'an-ı Kerim'in buna benzeyen diğer surelerinde de durum böyledir. Bunun en büyük bir hikmet ve en mükemmel bir delil olduğu muhakkaktır.