Metin günümüz Türkçesine sadeleştirildi, hata bulunabilir.
Tefsire çift tıklayarak hızlıca not ekleyebilir, metin seçerek vurgu yapabilirsiniz.
Ya da onların durumu, gökten boşanan bir yağmura yakalanmış kimselerin durumuna benzer. O yağmurla birlikte karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek bulunur. Onlar, yıldırım düşmesi korkusuyla, ölüm endişesiyle parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah, inkârcıları çepeçevre kuşatmıştır.
Münafıkların hali, gökten inen sağanak yağmura tutulanın haline benzer. Bu yağmuru, karanlık bir gecede siyah bir bulut getirir. Bu yüzden o yağmurla beraber karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır. Gece yağan bu yağmur, o karanlık gecedeki siyah bulutun içinden iner. Böyle bir ortamda yürüyen kişinin çevresini gök gürültüleri sarar. Etrafında, neredeyse gözleri kamaştıracak kadar güçlü ışıklarıyla çok parlak şimşekler çakar. Bu durumda yürüyen kişi, yıldırım düşmesi korkusuyla, ölüm endişesiyle parmaklarını kulaklarına tıkar. Sanki bu şekilde ölümden kurtulacağını sanır.
Ey münafıklar, dünyadayken ölüm korkusuyla parmaklarınızı kulaklarınıza tıkayıp gök gürültülerini duymamaya çalışıyorsunuz. Peki ahirette ne yapacaksınız? Çünkü Allah, tüm inkârcıları çepeçevre kuşatacaktır ve ondan kurtuluş imkânı yoktur.
Ayette geçen ve "Yahut" diye çevrilen kelime, Taberi'ye göre "Ve" anlamındadır. Çünkü bu ve önceki ayetler, münafıkların durumlarını örneklerle açıklamaktadır. Münafıklar bu örneklerden sadece birine değil, ikisine de benzemektedir. Bu nedenle kelimeyi "Yahut" anlamında almak yerine "Ve" anlamında almak daha uygun düşer. Nitekim Araplar bu kelimeyi "Ve" anlamında da kullanmışlardır.
Ayette geçen ve "Karanlıklar" diye çevrilen kelimeden kasıt; gecenin karanlığı, siyah bulutun karanlığı ve sağanak yağmurun karanlığıdır.
Yine ayette geçen ve "Gök gürültüsü" diye çevrilen kelimenin asıl anlamı; Mücahid, Ebû Salih, Şehr b. Havşeb, İkrime, Katade, Ali b. Ebi Talib ve Abdullah b. Abbas'a göre bulutları hareket ettiren melektir. "Gök gürültüsü" ise bulutları hareket ettiren bu meleğin, Allah'ı tesbih ederken çıkardığı sestir.
Ebul Huld'a göre bu kelimeden kasıt, bulutların altında sıkışmış olan ve yol buldukça yukarı doğru çıkan havadır. Ebû Kesir diyor ki: "Ben, Ebul Huld'un yanında bulunuyordum. Abdullah b. Abbas'ın gönderdiği bir elçi ona bir mektup getirdi. Ebul Huld, mektuba cevap olarak şöyle yazdı: 'Sen bana (......)'in ne olduğunu soruyorsun, o rüzgârdır.'"
Yine ayette geçen ve "Şimşek" diye çevrilen kelimenin asıl anlamı, Hazret-i Ali ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre, bulutları sevk eden meleklerin ellerinde bulunan kamçılardır.
Dehhak'ın Abdullah b. Abbas'tan naklettiği diğer bir görüşe göre bu kelimeden kasıt, meleğin bulutları hareket ettirdiği nurdan bir kamçıdır.
Ebul Huld'dan nakledilen başka bir görüşe göre, bu kelimeden kasıt "Su" demektir.
Mücahid'e göre ise bu kelimeden kasıt, "Meleğin vuruşu"dur. Muhammed b. Müslim et-Taifî diyor ki: "Bana ulaşan bilgiye göre dört tane yüzü bulunan bir melektir. Bir yüzü insan, diğeri boğa, bir diğeri kartal, biri de aslan yüzüdür. Bu melek, kanatlarını birbirine vurunca şimşek ondan meydana gelir ve buna denir."
Taberi diyor ki: Bu kelimeyi "Bulutları süren meleklerin ellerindeki nurdan kamçılar" şeklinde açıklayarak bu görüşleri birleştirmek mümkündür.
Taberi diyor ki: "Bu ayet çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Nitekim Abdullah b. Abbas'ın bu ayeti şu şekillerde açıkladığı rivayet edilmektedir. Said b. Cübeyr'in Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre o bu ayeti şöyle açıklamıştır: 'Münafıklar, içinde bulundukları inkârcılık, öldürülme korkusu ve müminlerden çekinme duygusu yönünden, karanlık gecede kara buluttan yağan sağanak yağmura yakalanan bir kişiye benzerler. Öyle ki bu kişi, yıldırım çarpması korkusuyla, gök gürültülerini duymamak için kulaklarını parmak uçlarıyla kapatır. Aydınlığı güçlü olan hakkın karşısında münafıkların durumu, neredeyse gözleri kamaştıracak olan şimşeğin karşısındaki adamın durumuna benzemektedir. Bu kişi nasıl ki şimşeğin aydınlatmasından faydalanarak belli bir mesafe yürür, sonra karanlık olunca da yerinde kalır. Münafıklar da hakkı öğrenerek dilleriyle söyler, belli bir mesafe katettikten sonra kalplerindeki inkârcılık ortaya çıkınca şaşkın bir vaziyette ortada kalırlar.'"
Ebû Malik ve Ebû Salih'in Abdullah b. Abbas'tan, Mürre'nin de Abdullah b. Mes'ud'dan ve diğer sahabilerden rivayet ettiğine göre ise onlar bu ayeti şöyle açıklamışlardır: "Allah Teâlâ bu ayetle, Medine'de münafık olup daha sonra İslam'a dönen iki münafığı diğer münafıklara örnek göstermiş, onların da bu iki münafık gibi gerçekten iman etmelerini istemiştir. Şöyle ki: Medine halkından [isimleri belirtilmeyen] iki münafık bulunuyordu. Bunlar Resûlüllah'tan kaçıp müşriklere sığınmak istemişlerdi. Kaçmaları esnasında kendilerine, Allah Teâlâ'nın bu ayette zikrettiği yağmur isabet etti. Bu yağmur, şiddetli gök gürültüleri, yıldırımlar ve şimşeklerle doluydu. Yıldırım onların yolunu her aydınlattığında, kulaklarından girer de kendilerini öldürür korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar; şimşek çaktığında onun aydınlığında yürüyor, şimşek çakmayınca da oldukları yerde beklemek zorunda kalıyorlardı. Bu halde olan bu iki kişi şöyle demeye başlamışlardı: 'Keşke sabaha erişebilsek de Muhammed'e varsak ve ellerimizi onun ellerine versek (Ona biat ederek Müslüman olsak).' Bu adamlar sabahladılar, Resûlüllah'a varıp Müslüman oldular ve ona biat ettiler, gerçek birer mümin oldular. İşte Allah Teâlâ, diğer münafıklara bu iki kişiyi örnek vermektedir. Onların da böyle olmalarını istemektedir. Çünkü münafıklar, Resûlüllah'ın meclisinde bulunduklarında, aleyhlerinde bir vahiy geleceğinden veya aleyhlerine bir şey anlatılarak öldürüleceklerinden korkarak parmaklarıyla kulaklarını tıkıyor ve onu dinlemek istemiyorlardı. Tıpkı Resûlüllah'tan ayrılıp giden bu iki münafığın, yolda yıldırım korkusundan kulaklarını tıkamaları gibi. Yine Medine'de yaşayan bu münafıkların malları çoğaldığı, erkek çocukları olduğu ve ganimetten pay almaları durumunda İslam'dan hoşlanıyor, 'Muhammed'in dini doğru bir din' diyorlar ve doğru yolda devam ediyorlardı. Tıpkı bu iki münafığın şimşeğin aydınlatmasıyla yürümeleri gibi. Medine'deki münafıkların malları helak olduğu, çocuklarının kız doğduğu ve başlarına bir felaket geldiğinde ise 'Bu, Muhammed'in dininin yüzünden oldu' diyorlar ve kalplerindeki inkâr üzerinde karar kılıyorlardı. Tıpkı bu iki münafığın, şimşek çakmadığı durumda, bulundukları yerde kalmaları gibi."
Abdullah b. Abbas'tan nakledilen başka bir görüşe göre o, bu ayeti şöyle açıklamıştır: "Bu ayet bir münafığı örnek olarak zikretmektedir. Öyle ki münafık, Allah'ın kitabını konuştuğunda ve insanlara gösteriş olarak ameller işlediğinde aydınlık içinde bulunur. Tek başına kaldığında ise bunların aksine amel işler ve böylece karanlığa saplanmış olur. Bu ayette geçen 'Karanlıklar' 'Sapıklık' demek, 'Şimşek' de 'Aydınlık' demektir."
Ali b. Ebi Talha'nın, Abdullah b. Abbas'tan naklettiğine göre, Abdullah b. Abbas bu ayeti şöyle açıklamıştır: "Bu ayet, münafıkları değil, Kur'an-ı Kerim'i örnekle açıklamaktadır. Öyle ki Kur'an-ı Kerim, şimşek çakışları, gök gürültüleri ve karanlıklar içinde, gökten boşanan bir yağmura benzetilmiştir. Kur'an'daki, insana zor gelen hükümler karanlıklara, ondaki tehdit ayetleri gök gürültülerine, muhkem ayetler ise gözleri kamaştıracak olan şimşeklere benzetilmiştir. Çünkü muhkem olan ayetler, münafıkların ayıplarını ortaya koymaktadır. Münafıklar İslam'dan faydalandıkça rahat ederlerdi. İslam yolunda bir sıkıntıya düştüklerinde ise inkârlarına döner, orada kalırlardı."
Taberi diyor ki: "Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bu görüşler ve ondan başkalarından da nakledilen benzer görüşler, kelimeleri farklı olsa da anlamları birbirine yakın olan görüşlerdir. Çünkü bu görüşlerin hepsi de şunu ifade eder: Allah Teâlâ, münafığın imanını gökten inen yağmura, sapıklığını karanlıklara, geçici imanının aydınlatmasını şimşeğin geçici aydınlatmasına, imanının zayıflığını ve Allah'ın azabına çarptırılma korkusuyla şaşkınlığa düşmesini, ölüm korkusuyla şimşeğin çarpması anında parmaklarını kulaklarına tıkamasına, iman içinde bulunduğu süreyi şimşeğin ışığında yürümesine, sapıklık içinde bocalayıp durmasını ise karanlıklar içinde kalmasına benzetmiştir. Bu açıklamaya göre ayetlerin anlamı şöyledir: 'Münafıkların, Resûlüllah'a ve müminlere dilleriyle "Allah'a, ahiret gününe, Muhammed'e ve Muhammed'in getirdiği dine iman ettik" demeleri, kendilerine dünyada müminlere uygulanan hükümlerin uygulanmasını sağlar. Aslında ise onların kalplerinde Muhammed'i ve onun getirdiklerini yalanlamaları, onların bir cehalet ve bir kargaşa içinde olduklarını gösterir. İçinde bulundukları inkârcılığın mı yoksa iman etmenin mi kendileri için daha faydalı olacağını kestiremez bir halde bulunurlar. Onların, hem Hazret-i Muhammed'in kendilerini tehdit ettiği azaplardan korkmaları hem de o azabın gerçekleşeceğinden şüphe etmeleri, işte bu halleri, karanlık gecede kara buluttan yağan sağanak yağmura tutulmuş kişinin haline benzemektedir. Öyle ki bu yağmura, gök gürültüleri ve şimşek çakmaları eşlik etmekte, kendisine yakalananları şaşkınlığa ve dehşete düşürmektedir.'"