Metin günümüz Türkçesine sadeleştirildi, hata bulunabilir.
Tefsire çift tıklayarak hızlıca not ekleyebilir, metin seçerek vurgu yapabilirsiniz.
Onların durumu, aydınlanmak için ateş yakan kimsenin durumuna benzer. Ateş çevresini aydınlatınca, Allah onların ışıklarını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı. Göremez oldular.
Bu münafıkların, iman ışığıyla kalplerini aydınlatma durumu, ateş yakarak kendisini aydınlatmak isteyen şu kişinin durumuna benzer: Ateşi yakan, onun ışığına alışıp karanlıklara karşı aydınlığından faydalanarak çevresini görmeye başlar. Fakat sonra ateş söndürülür, o da şaşkın bir halde tekrar karanlıklar içinde kalır. İşte ateş yakanın, ateşi söndükten sonra şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir halde karanlıklar içinde kalması gibi Allah da münafıkları şüphe ve ikiyüzlülük karanlıkları içinde bocalayan bir halde bırakır. Artık gerçeği göremez olurlar.
Bu ayet müfessirler tarafından çeşitli şekillerde açıklanmıştır:
Said b. Cübeyr, Abdullah b. Abbas'ın bu ayeti şöyle açıkladığını söylemiştir: Yüce Allah, münafıkları bir örnekle açıklamıştır. Münafıklar, hakkı görürler ve onu kabul ettiklerini dilleriyle söylerler. Fakat inkarcılığın karanlığından çıkmak üzereyken, kalplerinden yani içlerinden inkar ederek hakkın ışığını söndürürler. Böylece de Allah onları inkarın karanlıkları içinde bırakır da onlar hidayeti göremezler ve doğru yolu bulamazlar.
Ali b. Ebû Talha da Abdullah b. Abbas'ın bu ayeti şu şekilde açıkladığını söylemiştir. Yüce Allah bu ayeti, münafıkların durumunu açıklayan bir örnek olarak zikretmiştir. Onlar dünyada iken İslam'ın izzet ve şerefinden faydalanırlar, Müslümanlarla evlenirler. Onlara mirasçı olurlar, onlarla ganimetleri paylaşırlar, fakat öldüklerinde Allah onlardan İslam'ın lütuflarından faydalanmalarını keser. Aydınlanmak için ateşi yakan birinin ateşi söndüğünde karanlıklar içinde kaldığı gibi, münafıklar da öldükten sonra azap içinde kalırlar.
Ebû Malik ve Ebû Salih'in Abdullah b. Abbas'tan, Mürre'nin de Abdullah b. Mes'ud'dan ve diğer bazı sahabelerden rivayet ettiklerine göre ise onlar bu ayeti açıklarken özellikle şunları söylemişlerdir: Bir kısım insanlar, Resulullah'ın Medine'ye gelmesiyle Müslüman olmuşlar, daha sonra ise münafık olmuşlardır. Böylece bu insanların durumu, aydınlanmak için karanlıkta ateş yakan, böylece çevresinde bulunan zararlı şeyleri gören, daha sonra ise ateşi sönerek çevresindeki zarar veren şeyleri göremeyen kişinin durumuna benzetilmiştir. Evet, münafık kişi ateş yakan bu kişiye benzer. Daha önce inkarcılığın karanlıkları içinde bulunur, görünüşte Müslüman olarak helali haramı, hayrı ve şerri öğrenerek aydınlanmış olur. Fakat bunları kalben inkar ederek helal haram tanımaz, hayır ve şer bilmez. Böylece inkarcılığın karanlıkları içinde kalır.
Katade de bu ayeti şöyle açıklamıştır: "Münafık, kelime-i şehadet getirir. Bu onun dünyasını aydınlatır. Çünkü o, bu sözüyle Müslümanlarla evlenir, onlara mirasçı olur. Onlara karşı kanını ve malını korumuş olur. Fakat ölünce müminlerin erişecekleri nimetlerden mahrum kalır. Böylece Allah onun, dünyadaki ışığını söndürmüş olur. Ve onu, karanlıklar içinde bırakır, o artık göremez olur."
Dehhak diyor ki: "Ayette zikredilen ve "Işık" diye tercüme edilen kelimeden maksat, onların, dilleriyle iman etmelerini söylemeleridir. O söz onlar için dünyada bir aydınlık ve bir ışıktır. "Karanlıklar" diye tercüme edilen kelimeden maksat, onların sapıklıkları ve inkarcılıklarıdır."
Mücahid: "Ateşin aydınlatmasından maksat, münafıkların müminlere ve hidayete yönelmeleridir. Işıkların giderilmesinden maksat ise inkarcılığa ve sapıklığa yönelmeleridir." demiştir.
Rebi' b. Enes ise bu ayeti açıklarken şöyle demiştir: "Ateşin aydınlatması ve ışığı, yandığı sürece mevcuttur. Sönünce ışığı ve aydınlatması sona erer. Münafık da kelime-i şehadeti söyledikçe o kelime onu aydınlatır. Fakat inancı hakkında her şüphe ettiğinde de aydınlatan o kelimenin etkisi söner ve münafık kişi karanlıklar içinde kalır."
Abdurrahman b. Zeyd ise şöyle demiştir: "Bu, önceleri iman edip sonra da inkara düşen münafıkları tanımlayan bir ayettir. Onlar iman ettikleri zaman ateşin çevresini aydınlattığı gibi iman da onları aydınlatıyordu. İnkara düşünce de, ateşin sönmesiyle ışığının kesilmesi gibi onların da iman ışıkları kesildi, karanlıklar içinde kaldılar ve hakkı göremez oldular."
Taberi bu açıklamalardan, Katade ve Dehhak'tan nakledilen ve Ali b. Ebi Talha'nın, Abdullah b. Abbas'tan naklettiği açıklamanın tercihe değer olduğunu söylemiştir. Yani ayet, görünüşte iman ettiklerini söyleyip de İslam'ın dünyadaki nimetlerinden faydalanan ve gerçekte iman etmeyerek ahirette Allah'ın müminlere vereceği nimetlerden mahrum edilecek olan münafıkları tasvir etmekte, onları, çevresini aydınlatmak için ateş yakan, daha sonra da ateşi sönerek karanlıklar içinde kalan kimselere benzetmiştir.
Taberi'ye göre ayetin, önce gerçek bir şekilde iman edip de daha sonra inkara düşenleri tasvir ettiğini söylemek doğru değildir. Çünkü bu ayetten önceki ve sonraki ayetler, "İman ettik" diyerek açıkça Allah'ı ve müminleri kandırmaya çalışan münafıkları anlatmaktadır.
Taberi (özetle) diyor ki: "Tercih edilen bu görüşe göre ayetin anlamı şöyledir: "Münafıklar, dilleriyle Resulullah'ı kabul ettiklerini söyleyerek müminlere: "Biz, Allah'a, kitaplarına, Peygamberlerine ve ahiret gününe iman ettik" diyerek geçici dünyada mallarını ve canlarını koruma yönünden, güven içinde yaşama, müminlere mirasçı olma ve onlarla evlenme bakımından, haklarında İslam'ın hükümlerinin uygulanmasını sağlamaları ve İslam'dan faydalanmaları, öyle bir kimsenin haline benzetilmiştir ki o kişi, çevresindeki kötü şeylerden korunmak için ateş yakıp onunla etrafını aydınlatır. Fakat ateş devam etmez, söner. Böylece tekrar karanlığa düşer. Münafık da ölünce dünyada faydalandığı İslami nimetler sona erer. Ahirette de müminlerin faydalanacağı nimetlerden mahrum kalır. Halbuki o, ahirette de, diğer müminler gibi ilahi nimetlerden faydalanacağını sanırdı. Dünyadaki aldatmasının ahirette de geçerli olacağını zannederdi. Bu husus şu ayette de belirtilmektedir: "Allah onların hepsini dirilttiği gün dünyada size yemin ettikleri gibi ona da yemin edecekler ve kendilerine bir fayda getireceğini sanacaklardır. İyi bilinmelidir ki onlar, yalancıların ta kendileridir." Mücadele Suresi, 58/18 Münafıklar, dünyada iken mümin olduklarını söyleyerek canlarını mallarını kurtardıkları gibi ahirette de aynı şeyi söyleyerek kendilerini ilahi azaptan kurtaracaklarını sanırlar. Fakat bu tahminlerinin boş olduğu ortaya çıkacak, Allah onların ışıklarını söndürecek, karanlıklar içinde kalacaklar, müminlerden, kendilerini aydınlatmalarını isteyecekler fakat hiçbir fayda elde edemeyeceklerdir. Bu hususta diğer ayetlerde de şöyle buyurulmaktadır: "O gün münafık erkek ve kadınlar, müminlere: "Bize bakın da ışığınızdan faydalanalım." derler. Onlara: "Arkanıza dönün de ışık isteyin." denilir. Müminlerle münafıklar arasına, kapısı olan bir sur çekilir. Onun içinde rahmet, dış tarafında da azap vardır." Münafıklar müminlere: "Dünyada biz sizinle beraber değil miydik?" diye çağırırlar. Müminler de: "Evet fakat siz kendinizi fitneye kaptırdınız, müminlerin bir belaya uğramasını beklediniz. Din hususunda şüpheye düştünüz. Allah'ın emri gelinceye kadar boş emeller sizi aldattı. Sizi, Allah'a karşı, aldatıcı şeytan aldattı." derler. "Bugün ne sizden ne de kafirlerden, kurtulmanız için hiçbir fidye kabul edilmeyecektir. Yeriniz cehennemdir. Dostunuz da O'dur. O ne kötü bir yerdir. Hadid Suresi, 57/13-15"
Görüldüğü gibi Taberi, münafıkların, ahirette karanlıklar içinde kalacaklarını belirtmektedir