Metin günümüz Türkçesine sadeleştirildi, hata bulunabilir.
Tefsire çift tıklayarak hızlıca not ekleyebilir, metin seçerek vurgu yapabilirsiniz.
**Giriş**
Bu kitap, Hicri 306 yılında (M. 918) Ebû Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi tarafından hazırlanmıştır.
**Giriş Bölümü**
Allah’a hamdolsun. O, akılları hayran bırakan hikmetlere, düşünceleri derinleştiren delillere sahiptir. Sanatının eşsizliği inkârcılara hiçbir mazeret bırakmaz. Delillerinin dili, tüm evrene Allah’tan başka ilah olmadığı haykırır.
Allah, eşsizdir. O’nun dengi, benzeri veya yardımcısı yoktur. O’nun çocuğu, babası, eşi veya emsali yoktur.
O, zorbaların boyun eğdiği, izzet ve şerefi karşısında kralların zelil düştüğü, heybeti karşısında tüm heybet sahiplerinin korkup boyun eğdiği, tüm yaratıkların kaçınılmaz olarak teslim olduğu bir Aziz’dir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Göklerde ve yerde olanlar, ister istemez Allah’a boyun eğerler. Gölgeleri de sabah akşam O’na boyun eğerler." (Ra'd, 13/15)
Allah, varlığıyla birliğine davet eder. Her hisseden şey, O’nun varlığını gösterir. Çünkü O, varlıklara ve hissedilen şeylere sanatının damgasını vurmuştur. Bu damga, eşyadaki eksilme, artma, acizlik, ihtiyaçlılık, afetlerin meydana gelmesi ve olayların birbirini takibi gibi delillerdir.
Allah, peygamberler göndermiştir. Onları, kulları doğru yola davet etmeleri için açık deliller ve akıllarda yeri olan hükümlerle desteklemiştir. Böylece insanların Allah’a karşı ileri sürecekleri bir mazeret kalmamıştır (Nisa, 4/165). Akıl ve ilim sahipleri de düşünüp öğüt alsınlar diye.
Allah, peygamberlerini yardımlarıyla desteklemiş, onları doğruluklarını ortaya koyan delillerle diğer yaratıklarından ayırmıştır. Kesin deliller ve kulları âciz bırakan mucizelerle desteklemiştir. Böylece kimse, "Bu peygamber de sizin gibi beşerden başka bir şey değildir. Yediklerinizden yer, içtiklerinizden içer. Eğer sizin gibi bir beşere itaat ederseniz, o takdirde siz, muhakkak ki hüsrana uğrayanlardan olursunuz." (Mü’minun, 23/32, 34) diyemesin. Allah, peygamberlerini, kendisiyle kulları arasında elçiler ve vahyini emanet ettiği kimseler kılmıştır. Onları lütfuna mazhar kılmış ve elçiliğine seçmiştir.
Allah, peygamberlerine özel meziyetler vererek onları farklı derecelerde yaratmıştır. Nitekim şöyle buyurmuştur: "İşte bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık." (Bakara, 2/253). Peygamberlere verilen dereceler farklıdır. Bazılarıyla bizzat konuşmuş, bazılarını Cebrail ile desteklemiş, onlara ölüleri diriltme, hastaları iyileştirme gibi mucizeler vermiştir.
Bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’i en yüce derecelerle ve en üstün mertebelerle şereflendirmiş, ona ikramlarının en bol kısmını bahşetmiş, peygamberlik derecelerinden en büyüğünü ona tahsis etmiştir. Onu, sahabileri ve ona iman edenleri en çok sayıda olan bir peygamber kılmıştır. Allah, Hz. Muhammed’i mükemmel bir davetle ve genel bir peygamberlikle göndermiş, onu bizzat himayesine almış ve onu her inatçı zorbadan ve isyankâr şeytandan korumuştur. Böylece onunla dinini ortaya çıkarmış, karanlık yolları aydınlatmış, hakkın işaretlerini dikmiş, şirkin fenerlerini söndürmüş, bâtılın başını ezmiş ve sapıklığı ortadan kaldırmıştır.
Allah, peygamberini Kur’an ile desteklemiştir. Bu delil, kıyamete kadar baki kalacak, zamanın değişmesiyle değişmeyecek, her geçen gün aydınlığı daha da artan bir delildir. Allah, diğer peygamberler arasında Hz. Muhammed’e bu gibi özellikleri vermiştir. Çünkü diğer peygamberlerden bazıları zorbalar tarafından mağlup edilmiş, bazıları isyankâr ümmetleri tarafından zelil düşürülmüş, böylece kendileri gittikten sonra izleri silinmiş ve adları anılmaz olmuştur.
Diğer bazı peygamberler ise sadece bir kavme veya bir topluluğa gönderilmiştir. Halbuki bizim peygamberimiz bütün varlıklara peygamber olarak gönderilmiştir ve ondan sonra bir daha peygamber gelmeyecektir. Bize böyle bir peygamberi tasdik etme ikramında bulunan, bizi ona uyma şerefine eriştiren ve bu peygambere ve getirdiklerine iman etmeyi bize nasip eden Allah’a hamdolsun.
Allah’ım, sen o peygambere en güzel salâtınla salât ve en üstün selamınla selam ve en mükemmel tahiyyatınla tahiyyat eyle!
**En Büyük Lutuflardan Biri Kur’an’ın Muhafazasıdır**
Allah Teâlâ’nın, peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetine tahsis ettiği en önemli faziletlerden, bu ümmeti şereflendirdiği en üstün mertebelerden ve bu ümmete lütfettiği en büyük ikramlardan biri de Peygamberimize gönderdiği vahyi ve indirdiği Kur’an’ı koruması ve himayesi altına almasıdır. Bu indirilen Kur’an, Allah’ın Müslümanların peygamberlerinin hak peygamber olduğuna bir delil göstermiş ve peygambere tahsis ettiği üstünlüğü gösteren açık bir alamet ve kesin bir delil kılmıştır. Allah, bu Kur’an ile peygamberini her yalancı ve iftiracıdan ayırmış ve bunun sayesinde mü’minleri de inkârcılar, kâfirler ve müşriklerden ayırdetmiştir. O Kur’an ki, yeryüzünün her yerinde bulunan küçük büyük bütün cinler ve insanlar, onun tek bir benzerini yapmak için bir araya gelecek olsalar, asla yapamazlar. Onlar bunu yapmak için birbirlerine yardımcı olsalar da bunu başaramazlar.
Allah, o Kur’an’ı, mü’minler için karanlıkları aydınlatan bir nur, şüpheleri bertaraf eden bir aydınlık, sapıklığa götürecek yollarda doğruyu gösteren bir rehber, kurtuluşa ve hak yola ileten bir kılavuz kılmıştır. Nitekim bir ayetinde şöyle buyurur: "Allah o kitapla, rızasına tabi olanları selamet yollarına eriştirir. Onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları doğru yola iletir." (Maide, 5/16)
Allah, Kur’an’ı, uyumayan gözüyle korumuş, onu yıkılmayan suru ile kuşatmıştır. Zaman geçmekle onun sütunları zayıflamaz, nişan ve alametleri yok olmaz. Ona uyan kimse hiçbir zaman doğru yoldan ayrılmaz, ona sahip çıkan, hidayet yolundan sapmaz. Kim ona uyarsa kurtuluşa erer, hidayete kavuşur. Kim de ondan ayrılırsa sapar ve azar.
Kur’an, mü’minlerin ihtilaf anında kendisine sığındıkları sığınakları, başlarına felaketler geldiğinde içine çekildikleri müstahkem mevkileri, şeytanın vesveselerine karşı kendilerini savundukları kaleleridir. Kur’an, mü’minlerin boyun eğdikleri hikmetli hakemleri ve Rablerinin eninde sonunda kendisine başvurdukları kesin hükmüdür. Mü’minler, kendi rızalarıyla ona başvururlar, Rablerinin sağlam ipi olan o Kur’an’a sımsıkı sarılarak kendilerini tehlikeden korumuş olurlar.
Allah’ım, sen bizleri, Kur’an’ın muhkem ve müteşabih, helal ve haramı, umum ve hususu, mücmel ve müfessiri, nasih ve mensuhu, zahir ve batını, ayetlerinin te’vili ve zor olanlarının tefsiri hakkında doğru söz söylemeye muvaffak kıl. Sen bizlere, ona sımsıkı sarılmayı, muhkem ayetlerine sığınmayı, müteşabih ayetlerine teslim olmakta sebat etmeyi nasip et ve bizlere, onu koruman nimetine ve onun sınırlarını öğretmen lütfuna karşı sana şükretmeyi nasip et. Şüphesiz ki sen, duaları çok iyi işiten ve kabul etmesi yakın olansın.
Allah’ım, sen, Muhammed (s.a.v.) ve onun ailesine çokça salât ve selam eyle.
Ey Allah’ın kulları, Allah size merhamet eylesin. Bilin ki öğrenilmesi için çaba harcanmaya en layık olan ve bilinmesiyle hedefe ulaşılan şey, elde edilmesiyle Allah’ın rızasına erişilen bilgidir. Bilenini doğru yola ve hidayete götüren bilimdir. Böyle bir bilgiyi talep edene bu meziyetleri bünyesinde toplayan kaynak, Allah’ın, içinde şüphe bulunmayan kitabı ve şek olmayan vahyidir. Onu okuyan, çokça hazineler elde eder ve büyük mükâfatlar kazanır.
O kitap ki: "Ona batıl ne önünden ne de arkasından sokulabilir. O, hikmet sahibi ve hamde layık olan Allah tarafından indirilmiştir." (Fussilet, 41/42)
Şimdi biz, bu Kur’an’ın ayetlerini açıklamakta, ondaki manaları izah etmeye çalışmaktayız. İnşallah bizler bu hususta insanların, Kur’an’ı öğrenmede muhtaç oldukları bütün şeyleri kapsayan, kendisinin dışındaki kitaplara ihtiyaç bırakmayan bir kitap hazırlamaktayız.
Biz bu hususta bize ulaşan bilgilere göre ümmetin üzerinde ittifak ettiği delilleri ve ümmetin üzerinde ihtilaf ettiği delilleri bildireceğiz. Ümmetin mezheplerinden her birinin gerekçesini açıklayacağız. Bu mezheplerden bize göre hangisinin isabetli olduğunu belirteceğiz. Bunları, mümkün olan en veciz yolla ve mümkün olan en kısa şekilde izah edeceğiz. Allah’tan bize yardım etmesini, bizi sevgisine yaklaştıracak ve gazabından uzaklaştıracak şeylere muvaffak kılmasını niyaz ederiz.
Allah’ım, senin salât ve selamın, yaratıklarının seçkini olan Hz. Muhammed’in ve onun ailesinin üzerine olsun.
Biz, söze kendisiyle başlanılması daha evla olan hususları açıklamakla başlayacağız. Bunlar da Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin manalarından karışıklığa vesile olacak kısımlarını açıklamadır. Zira Arapçayı iyi bilmeyen ve dil kurallarına hakim olamayan kişiler, ayetlerin manalarını anlamakta zorluk çekerler ve onları birbirine karıştırırlar.
**Kur’an’ın Ayetlerinin Manaları Arap Diliyle İfade Edilmiştir**
Şurası bir gerçektir ki, ifade yönünden Kur’an’ın ayetlerini manalarıyla, Kur’an kendi diliyle inen zatın, yani Peygamberin konuşmasının manaları aynıdır, aralarında fark yoktur.
Allah Teâlâ’nın Kur’an’ı bu şekilde indirmesi büyük bir hikmete mebnidir. Bununla beraber Kur’an’ın ayetlerinin manaları konuşulan diğer sözlerden daha üstündür.
Allah Teâlâ’nın kullarına olan en büyük nimetlerinden ve yaratıklarına verdiği en büyük lutuflarından biri de ifade etme ve açıklama kabiliyetidir. İnsanlar, kalblerinde olan şeyleri bu kabiliyetle açığa vururlar. Yapmaya karar verdikleri işleri onunla ortaya koyarlar.
Allah Teâlâ, ifade etme kabiliyetiyle dilleri kolaylaştırmış ve zor şeyleri insanlara boyun eğdirmiştir. İnsanlar, ifade etme kabiliyetleriyle Allah’ı bilirler, O’nu tesbih ve takdis ederler, ihtiyaçlarını onunla karşılarlar, aralarında onunla tartışırlar, birbirleriyle o kabiliyet sayesinde tanışır ve işlerini onunla yürütürler.
Allah Teâlâ, ifade etme kabiliyeti bakımından kullarını birbirinden farklı yaratmıştır. Bu hususta şöyle buyurulmaktadır: "... Ve sizi derecelerle birbirinizden üstün yapan Allah’tır..." (En’am, 6/165). Bir kısım insanlar uzun uzadıya konuşan hatipler, dilleri keskin ve beliğ kimselerdir. Diğer bir kısım insanlar ise konuşmak istediklerini açıklamaktan âciz, kalblerinde bulunanları ifade etmekten dolayı zorluk çeken kimselerdir.
Allah Teâlâ’nın meramını ifade etmekte en üstün kıldığı kimse ise tebliğ ettiğini en müessir bir şekilde tebliğ eden, içindekilerini en güzel şekilde açıklayan kimsedir.
Allah Teâlâ, indirdiği Kur’an-ı Kerim’inde ve onun muhkem ayetlerinde, kendilerine güçlü ifade kabiliyeti bahşettiği kimselerin, dilsiz ve âcizlerden üstün olduklarını beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Süs ve zinet içinde büyütülmüş mücadele gücünden yoksun olanı mı Allah’a isnad ediyorsunuz?" (Zuhruf, 43/18). Böylece akıl ve idrak sahipleri için açıkça belli olmaktadır ki, ifade kabiliyeti güçlü olan beyan ehlinin dilsiz, kekeme ve meramını ifadeden âciz olanlardan üstünlüğü, açıklamak istediği şeyleri net bir şekilde açıklamasıyladır. Kekemenin üstün olmayışı ise bundan âciz kalmasıyladır.
Madem ki bir insanın diğerinden üstün oluşu, açıklamak istediği şeyleri net bir şekilde açıklamasıyladır ve insanlar da bu hususta farklı kabiliyetlerdedirler, o halde beyan ve ifade etmenin en üstün olanı da ifade eden kimsenin ifadesini en açık bir şekilde ortaya koyan, maksadını açıklayan ve dinleyicisine en iyi şekilde anlatan açıklamadır. Şayet açıklama ve ifade etme bu ölçüyü de aşar, yaratıkların kudretinin üstüne çıkar ve bütün kulların ifade etmekten âciz kaldıkları bir derecede olursa, işte böyle bir beyan, bir ve kahredici olan Allah’ın, peygamberleri için bir delil ve hak olduklarının bir hüccetidir. Tıpkı ölüleri diriltmek, alaca hastalığını ve körlüğü iyileştirmek, iki aylık mesafeyi bir gecede gitmek gibi.
Evet, nasıl ki ölüleri diriltme, cüzzamlıyı ve körü iyileştirme, tıbbın zirvesine ulaşanların ve tedavide en önde olanların yapamayacakları şeyler olmaları hasebiyle peygamberler için birer delil ve nişanesiyse, yine nasıl ki bir gecede iki aylık bir mesafeye gitmek, yaratıkların gücü üstünde bir olay olması hasebiyle peygamberler için birer delil ve nişanesiyse, keza bütün yaratıkların ifadesinin üstünde ve onların âciz kalacakları ifade şekli de, yani Kur’an-ı Kerim, peygamberler için bir delil ve nişanedir.
Madem ki bu durum beyan ettiğimiz gibidir, o halde şu husus açıklığa kavuşmuştur ki, zamanlarında belagat ve hitabetin, şiir söylemenin, fesahatin, seçili yazının ve kehanetin önderleri olan bir kavme tek bir kişinin meydan okuyarak yaptığı beyan, naklettiği kelam ve takibettiği mantıktan daha yüce bir mantık, daha şerefli bir kelam ve daha etkili bir hikmet yoktur. Öyle ki o ilahi beyanı tebliğ eden kişi, kendisine meydan okuduğu insanların her hatibine, her beliğine, her şairine, her fesahatine, her seçili konuşanına ve her kâhinlik yapanına meydan okumuştur.
Onların fikirlerinin basit ve akıllarının kıt olduğunu bildirmiştir. Onların dininden uzak olduğunu beyan etmiş, hepsini kendisine tabi olmaya, hak peygamber olduğunu kabul etmeye, onu tasdik etmeye ve kendisinin Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ikrar etmeye davet etmiştir. Onlara bildirmiştir ki, söylediklerinin doğru olduğunu gösteren ve peygamberliğinin gerçek olduğunu ortaya koyan delil ve hüccetler, onlara getirdiği beyan, hikmet ve Kur’an’dır. Peygamber bunu onların diliyle getirmiş, onların mantıklarına uygun bir mantıkla beyan etmiştir. Sonra da onlara bildirmiştir ki, onlar, onun bir kısmını getirmekten dahi âcizdirler.
Ona güç yetiremezler. Onların hepsi de acizliklerini ikrar etmiş, ona inanmaya boyun eğmişler ve bizzat kendilerinin acizliklerine şahitlik etmişlerdir. Ancak içlerinden gerçekleri görmezlikten gelen, hakikatlar karşısında kör kesilen, böbürlenip gerçeklerden kaçan kişiler müstesnadır. Bu gibi insanlar, âciz olduklarını bildikleri şeyi gerçekleştirmeye çabaladılar. Güçlerinin yetmediğini kesin olarak bildikleri şeyi yapmaya giriştiler. Böylece daha önce bilinmeyen geri zekalılıklarını ve lisanlarının acizliğini ve kekemeliğini ortaya çıkardılar. Tecrübesiz ve âciz bir insanın, cahil ve ahmak bir kişinin yapacağı bir şeyi yaptılar ve bunlardan bazıları, Kur’an-ı Kerim’e nazire olarak şunları söylediler:
"Un öğüttükçe öğütenlere, hamur yoğurdukça yoğuranlara, ekmek pişirdikçe pişirenlere, tirit yaptıkça yapanlara, lokmaladıkça lokmalayanlara yemin olsun ki..."
Evet, işte bunlar gibi yalan olan iddialarına benzeyen bir kısım ahmaklıkta bulunmuşlardır. Madem ki varlıkların açıklama derecelerinin üstünlükleri ve konuşma seviyelerinin farklılıkları daha önce beyan ettiğimiz şeylerle gerçekleşmektedir ve zikri yüce ve isimleri kutsal olan Allah Teâlâ da hikmet sahibi olanların en hikmetlisi ve akıllıların en akıllısıdır. O halde Allah’ın açıklamasının en güzel açıklama ve O’nun kelamının en üstün kelam olduğu malumdur.
Allah Teâlâ’nın açıklamasının bütün yaratıklarının açıklamasından üstünlük derecesi, bizzat kendisinin bütün yaratıklarından üstün olma derecesi gibidir. Madem ki durum böyledir ve madem ki muhatabına anlaşılmayacak şekilde hitap edenin sözü tarafımızdan anlaşılmamaktadır, o halde bilinmelidir ki Allah Teâlâ, yaratıklarından herhangi birine anlayamayacakları şekilde hitap etmez. Ancak onların anlayacağı bir şekilde hitap eder. Ve kullarına ancak dilinden anlayacakları peygamberler gönderir. Zira kendilerine peygamber gönderilen ve ilahi vahye muhatap olan insanlar, kendilerine konuşulanları anlamazlarsa, bunlar için peygamberin gelmesiyle gelmemesi arasında fark yoktur. Çünkü bunlar konuşulanlardan ve peygamberlerden istifade edemezler.
Allah Teâlâ herhangi bir fayda sağlamayan bir hitap yaptırmaktan ve söyledikleri anlaşılamayan bir peygamber göndermekten münezzehtir. Çünkü insanlar olarak bizim içimizden birinin böyle yapması bile bir eksikliktir ve abesle iştigaldir.
Allah Teâlâ ise bunlardan beri ve münezzehtir. Bu sebeple Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de: "Biz, her peygamberi, emrolunduklarını, gönderildikleri insanlara kolayca anlatabilmeleri için kavimlerinin diliyle gönderdik." (İbrahim, 14/4) buyurmuştur.
Yine Allah Teâlâ, peygamberi Hz. Muhammed’e: "De ki Kur’an’ı sana ancak insanlara, ihtilaf ettikleri hususların gerçeğini açıklaman için ve iman eden bir kavme hidayet rehberi ve rahmet kaynağı olsun diye indirdik." (Nahl, 16/64) buyurmaktadır. Elbette ki Kur’an’ın ne olduğunu bilmeyen kimseyi Kur’an’la hidayete kavuşturmak mümkün değildir. Zira kişi, doğru olduğunu bilmediği bir yolun doğruluğunu kabul etmez. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, Allah her kavme gönderdiği peygamberi o kavmin diliyle göndermiş ve her peygamberine gönderdiği kitabı da kendisine kitap verdiği peygamberin diliyle göndermiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Allah Teâlâ’nın Hz. Muhammed’e indirdiği Kur’an, Hz. Muhammed’in diliyle indirilmiştir. Hz. Muhammed’in lisanı Arapça olduğuna göre Kur’an-ı Kerim’in de Arapça olduğu açıktır. Nitekim Rabbimizin muhkem kitabı da bunu söylemiştir: "Şüphesiz ki biz bu kitabı, okuyup anlamanız için Arapça bir Kur’an olarak indirdik." (Yusuf, 12/2)
"Ey Resûlüm, uyarıcılardan olasın diye bu Kur’an’ı açık bir Arapça lisanı ile senin kalbine, Ruhul Emin olan Cebrail indirmiştir." (Şuara, 26/193-195)
Delillerle söylediklerimiz açık ve seçik olduğuna göre Allah Teâlâ’nın peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e indirdiği kitabın ihtiva ettiği manaların Arap dilinde ifade edilen manalara uygun düşmesi sebebiyle Allah Teâlâ’nın kitabı beşerin ifade ve beyanlarından üstün ise de Kur’an’ın zahirinin Arapçanın zahirine muvafık olması gerekmektedir. Madem ki Kur’an-ı Kerim, Arapçanın ifade şekillerini ve üslubunu ihtiva etmektedir, o halde Kur’an-ı Kerim’de Arap dilinin bütün özellikleri mevcuttur. Mesela Arapçadaki icaz, ihtisar, bazı hallerde açık ifade yerine gizli ifade, çok kelime yerine az kelime zikretme, diğer bazı durumlarda da sözü uzatma, çok kelime zikretme, tekrar etme, manaları kinaye yoluyla değil açık seçik lafızlarla beyan etme, amme yerine has bir ifade kullanma veya has yerine amme ifade kullanma, açık ifade yerine kinaye, mevsuf yerine sıfat, sıfat yerine mevsuf kullanma, devrik cümle kullanma, cümlenin bir bölümünü zikredip tümü için yetinme, hazfedilmesi gerekeni açıkça kullanma, açıkça kullanılması gerekeni hazfetme gibi bütün sanatlar, Hz. Muhammed’e Allah Teâlâ tarafından indirilmiş olan Kur’an-ı Kerim’de de aynen mevcuttur. İnşallah yeri geldikçe Allah’tan yardım ve kuvvet alarak bütün bunları açıklayacağız.
**Arapça ve Diğer Dillerde Müşterek Olarak Kullanılan Kelimeler**
Eğer bir kimse diyecek olursa ki: "Sen dedin ki, Allah Teâlâ’nın yaratıklarından herhangi birine anlamadığı bir sözle hitabetmesi ve insanlara anlamadıkları bir dille konuşan peygamber göndermesi caiz değildir. Allah insanlara ancak anlayacakları şeylerle hitap eder ve insanlara ancak anlayacakları bir dille peygamber gönderir." O halde sen şu sahabelerden rivayet edilen ve Arapçanın dışındaki dillerden alındığı söylenen şu kelimeler hakkında ne dersin?
a- Ebû Musa el-Eş'ari: "Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve Peygamberine iman edin ki Allah da size rahmetinden iki misli versin..." (Hadid, 57/28) ayetinde geçen ve "iki misli" diye tercüme edilen kelimesinin Habeş lisanından alındığını ve Arapça karşılığının "iki kat" manasına gelen (......) olduğunu söylemiştir.
b- Abdullah b. Abbas: "Şüphesiz ki gece ibadete kalkmak daha tesirli ve okumak daha elverişlidir." (Müzzemmil, 73/6) ayetinde geçen ve "ibadete kalkmak" diye tercüme edilen kelimesinin Habeş dilinden alındığını, Arapça karşılığının "ayağa kalkma" manasına gelen (......) olduğunu söylemiştir.
c- Ebû Meysere: "Şüphesiz ki biz, Davud’a nezdimizden bir üstünlük verdik. 'Ey dağlar ve kuşlar, Davud’la birlikte tesbih edin.' dedik." (Sebe, 34/10) ayetinde geçen ve "tesbih edin" diye tercüme edilen kelimesinin Habeş dilinden alındığını ve Arapça’da karşılığının "tesbih et" manasına gelen kelimesi olduğunu söylemiştir.
d- Yine Abdullah b. Abbas’tan: "O suçlular, arslanlarından ürkmüş yaban eşekleri gibi kaçışıyorlar." (Müddessir, 74/50-51) ayetlerinde zikredilen ve "arslan" diye tercüme edilen kelimesi sorulmuş, o da bu kelimenin Arapça karşılığının "arslan" manasına gelen Farsçada, yine arslan manasına gelen Nabticede ve Habeşçede olduğunu söylemiştir.
e- Said b. Cübeyr demiştir ki: "Kureyşliler: 'Bu Kur’an Arapça olmayan dillerle ve Arapçayla inse ya.' demişler, Allah Teâlâ da bunların sözlerini ayette zikrederek: 'Eğer biz Kur’an’ı yabancı bir dille indirseydik, iman etmeyenler mutlaka: 'Ayetleri uzun uzadıya açıklamalıydı, Kur’an yabancı bir dilde, indirilen topluluk ise Arap, nedir bu?' derlerdi. Ey Resûlüm, de ki: 'O Kur’an, iman edenlere bir hidayet rehberi ve şifadır...' buyurmuş, bu ayetten sonra da Kur’an’da her dilden kelimeler indirmiştir. Mesela ifadesindeki kelimesi Farsçadan alınıp Arapçalaştırılmıştır. Farsça aslı ve kelimeleridir."
f- Yine Ebû Meysere: "Kur’an’da her dilden kelimeler vardır." demiştir. "Bu ve benzeri çeşitli rivayetler vardır. Bunlar Kur’an’da Arapça olmayan kelimelerin bulunduğunu ifade etmişlerdir. Bunlar hakkında ne dersin?" diye sorulacak olursa bunlara cevaben denilir ki: "Bütün bu rivayet edilen görüşler bizim söylediğimizin dışında bir şey değildir. Çünkü bunu söyleyenler bu kelimeleri Kur’an’ın inmesinden önce Arapların bilmediklerini söylememişlerdir ki bizim söylediğimize muhalif bir şey olsun. Onlar, 'Bu kelimenin Habeş dilinde manası şudur.' 'Şu kelimenin Farsçada manası budur.' şeklinde konuşmuşlardır. Çeşitli milletlerin aynı kelimeyi aynı manada kullanmaları yadırganmazken sadece iki milletin bir kelimeyi aynı manada kullanması nasıl yadırganabilir? Mesela bizim bildiğimiz çeşitli dillerde bir kelimenin muhtelif milletler tarafından aynı manada kullanıldığı vakidir. Mesela dirhem, dinar, divit, kalem, kırtas ve daha nice kelimeler mevcuttur. Bu kelimeler Arapçada ve Farsçada aynıdır. Belki de bilinmeyen diğer dillerde de bunlar böyledir."
Şayet bir kimse bu gibi kelimelerin aslının Farsça olup Arapça olmadığını veya Arapça olup Farsça olmadığını yahut bir kısmının Arapça diğerlerinin Farsça olduğunu yahut da bunların asıllarının Arap menşeli olup yabancı dillere oradan geçtiğini yahut da bunların asıllarının Fars menşeli olup sonradan Arapçaya intikal ettiğini söyleyecek olursa cahillik etmiş olur. Çünkü bu kelimeler aynı lafızla ve aynı mana ile iki dilde de kullanılmaktadır. Ne Araplar bu kelimenin aslen kendilerinden çıkmasına Farslardan daha layıktırlar ne de Farslar Araplardan daha layıktırlar. Aksini iddia eden iddiasının doğruluğunu ispatlayacak ve şüpheyi ortadan kaldıracak kesin bir delile dayanmak zorundadır. Binaenaleyh bize göre bu gibi kelimeler hakkında doğru olan görüş: "Bu kelimeler Arapça, Farsça veya Habeşçe kelimelerdir." diyen görüştür. İşte biraz önce kendilerinden bahsettiğimiz ve bir kısım kelimelerin Habeşçede veya Farsçada kullanıldığını söyleyenlerin maksadı da budur. Çünkü bunlar bu kelimelerin Arapçanın dışındaki dillerde kullanıldığını söylerken bunların Arapçada kullanılmadıklarını iddia etmemişlerdir.
Şayet gafil biri, bir kimsenin iki babasının olamayacağı gibi bir kelimenin de iki dilde bulunmuş olamayacağını zannedecek olursa, o kimse bu kanaatinde cahilce davranmıştır. Zira insanoğlunun soyu, Allah Teâlâ’nın "Evlatlıkları kendi babalarının ismiyle çağırın. Bu Allah nezdinde daha adaletlidir..." (Ahzab, 33/5) ayetinde beyan ettiği gibi tek bir kişiden gelir. Halbuki bir kelime kullanıldığı dile nispet edilir. Eğer bir kelimenin muhtelif milletlerin dilinde aynı manada kullanıldığı tespit edilecek olursa, bu kelimeyi o dillerden her birine nispet etmekte bir mahzur yoktur. Zira o milletten hiçbiri o kelimenin kendi diline nispet edilmesine diğerlerinden daha layık değillerdir.
Nitekim bir arazi bir dağ ile bir ovanın arasında bulunacak olsa da hem dağ hem de ovanın havasını içinde taşıyacak olsa, o araziye bir bütün olarak ovalık ve dağlık arazi demek mümkündür. Sadece bunlardan birine nispet edildiğinde de yalan söylenilmemiş olur. Birkaç dilde kullanılan müşterek kelimeler de bu türdendir. Kullanıldığı bütün dillere nispet edilmesi doğru olduğu gibi bu dillerden sadece birine nispet edilmesi de doğrudur. "Kur’an-ı Kerim’de her dilden kelime vardır." diyenlerin maksadı da -Allah daha iyi bilir ya- bize göre budur. Yani Kur’an-ı Kerim’de bazı kelimeler bulunmaktadır ki bu kelimeler aynı manada diğer birçok milletlerin dillerinde kullanılmaktadır. Bu sözü söyleyenlerin maksatlarını başka şekilde izah etmek mümkün değildir. Çünkü Allah’ın kitabını kabul eden ve onu okuyan hiçbir akıl-ı selim sahibi, Kur’an’ın bir bölümünün Farsça, diğer bir bölümünün Arapça, başka bir bölümünün Nabtice veya Habeşçe olduğunu söylemesi beklenemez.
Çünkü Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’i Arapça olarak indirdiğini beyan etmiştir. Hasılı, Seleften "Kur’an-ı Kerim’de her dilden kelime vardır." şeklinde nakledilen sözler, Kur’an-ı Kerim’de geçen bir kısım kelimeler Arapçanın dışında başka dillerde de kullanılmaktadır demektir. Bu kelimelerin aslen belli bir dile mensup olup diğer bir dilde sonradan kullanıldığına dair herhangi bir delil bulunmadığından bu gibi iddialarda bulunmak da tutarsızdır.
**Kur’an Çeşitli Arap Lehçeleri Üzerine İnmiştir**
Taberi, Kur’an-ı Kerim’in bütün kelimeleriyle Arap dilinde indiğini ispatladıktan sonra Arap dilinin birçok lehçeyi kapsadığını, Kur’an-ı Kerim inerken bu lehçelerden sadece yedi lehçe üzerine indiğini, Resûlüllah’ın bir hadis-i şerifinde bunu beyan ettiğini, ancak Kur’an-ı Kerim tek bir mushaf haline getirilirken bu lehçelerden sadece Kureyş lehçesinin esas alınarak Kur’an’ın toplandığını ve yazıldığını, bu itibarla elimizde bulunan Kur’an’ın tek lehçe üzere tespit edildiğini zikretmiştir.
Taberi bu hususta da özetle şunları zikretmiştir: "Söylediklerimizi anlamaya muvaffak kılınan insanlara daha önce açıkladık ki Aziz ve Celil olan Allah, Kur’an’ın tamamını Arapça indirmiştir. 'Kur’an’da Arapça olmayan bölümler vardır.' şeklinde iddiada bulunanların iddiaları fasittir. Şimdi ise diyoruz ki: 'Kur’an tümüyle Arapça indirilmişse, o çeşitli kabilelerden bir araya gelen Arapların bütününün lehçesiyle mi inmiştir, yoksa sadece bir kısmının lehçesiyle mi inmiştir?' Vakıa şudur ki: 'Şüphesiz ki biz bu kitabı, okuyup anlamanız için Arapça bir Kur’an olarak indirdik.' ayet-i kerimesi ve benzeri ayetler Kur’an-ı Kerim’in Arapça indirildiğini beyan etmişlerdir. Bu ifadelerden Kur’an’ın Arap şivelerinden özel belli şivelerle indiğini anlamak da, bütün şivelerle indiğini anlamak da mümkündür. Bizim bu hususta kesin bir bilgiye ulaşmamız için Kur’an-ı Kerim’i açıklama yetkisi kendisine verilen Resûlüllah’ın açıklamasına müracaat etmekten başka çaremiz yoktur. Bu hususta Resûlüllah’tan birbirini destekleyen birçok hadis rivayet edilmiştir. Bunları şöylece zikretmek mümkündür."
a- Ebû Hureyre’den: Resûlüllah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kur’an yedi lehçe üzere indirilmiştir. Kur’an hakkında tartışmaya girmek kâfirliktir." Resûlüllah bunu üç kere tekrar ettikten sonra şöyle buyurdu: "Siz Kur’an’dan bildiğinizle amel edin. Ondan bilmediğinizi ise bilenine sorun." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 300, 440) Diğer bir rivayette de yine Ebû Hureyre’den Resûlüllah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kur’an yedi harf (lehçe) üzere indirilmiştir. kelimeleri bunlardandır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 332, 440)
b- Abdullah b. Mes’ud’un da Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu rivayet ettiği nakledilmiştir: "Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir. Her harfin zahiri ve batını vardır. Yine her harfin bir sınırı vardır ve her sınırın da bir denetleme yeri vardır." (Taberi, c. 1, s. 9) Hadis-i şerifte geçen "Her harfin bir sınırı vardır." ifadesinden maksat şudur: Kur’an’ın indirildiği yedi yönden her yönünün bir sınırı vardır ki bu sınırı Allah Teâlâ koymuştur ve hiçbir kimsenin bu sınırı aşması caiz değildir. Mesela haramların bir sınırı vardır, kimse bu sınırı geçemez. Hadiste geçen "Her harfin zahiri ve batını vardır." ifadesinden maksat da şudur: "Kur’an’da zikredilen yönlerden her bir yönün okunan bir zahiri vardır. Bir de ihtiva ettiği te’vili vardır."
Yine hadis-i şerifte zikredilen "Her sınırın da bir denetleme yeri vardır." ifadesinden maksat ise şudur: "Allah Teâlâ’nın Kur’an’da sınırlarını çizdiği helallerinin, haramlarının ve diğer hükümlerinin belli miktarlarda sevap ve cezaları vardır. Allah Teâlâ ahirette bunlara bakacak ve kıyamette onları kontrol edecektir. Nitekim Hz. Ömer bu manayı ifade eden bir sözünde şöyle demiştir: 'Yeryüzünde bulunan bütün altın ve beyazlar (gümüşler) benim olsaydı elbette ki ben onları ahirette denetleme ve hesaba çekilme yerinin dehşetinden dolayı feda ederdim.'"
Hadis-i şerifte geçen "Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir" ifadesi müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir. Taberi, daha sonra da temas edileceği gibi, bu görüşlerden sadece biri olan "Yedi harften maksat yedi lehçedir." görüşünü almış ve Kur’an’ın yedi lehçe üzere indiğini ve günümüzde bu lehçelerden sadece birinin geçerli olduğunu söylemiştir ki o da Zeyd b. Sabit’in kıraati olan lehçedir. Ancak Übey b. Ka’b, Enes b. Malik, Huzeyfetül Yeman, Zeyd b. Erkam, Semüre b. Cündeb, Süleyman b. Suret, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Affan, Ömer b. el-Hattab, Amr b. Ebû Seleme, Amr b. el-Ass, Muaz b. Cebel, Hişam b. Hakim, Ebû Bekre, Ebû Cüheym, Ebû Said el-Hudri, Ebû Talha, Ebû Hureyre ve Ebû Eyyub el-Ensari gibi sahabilerden rivayet edilen ve mütevatir olduğu söylenen bu hadis-i şerifin izahında Suyuti’nin de zikrettiği gibi kırk kadar görüş zikredilmiştir. (Bkz. el-İtkan fi Ulumil Kur’an, c. 15, 61-67) Bu görüşlerden bir kısmını şu şekilde özetlemek mümkündür:
Bir kısım alimler bu hadis-i şerifin manaası anlaşılamayan müşkil hadislerden olduğunu söylemişlerdir. Çünkü bu hadiste zikredilen "harf" kelimesi Arapçada alfabe harfi, bir şeyin kenarı, yön, kelime, dil ve şive anlamlarına gelmektedir. İbn-i Sem’an en-Nehavi bu görüştedir.
Diğer bir kısım alimler: "Buradaki yedi harften maksat yedi yön demektir. Yani Kur’an’ın yedi yönü vardır. Bunlarda da emirler, yasaklar, helaller, haramlar, muhkemler, müteşabihler ve kıssalardır." demişlerdir.
Başka bir kısım alimlere göre buradaki yedi harften maksat kelimenin sonundaki irabdır.
Diğer bazılarına göre ayetlerin sonundaki hatimelerdir. Başka bir kısmına göre bir mananın yedi şekilde ifade edilebilmesi demektir.
Bazılarına göre kıraatlarda imale, fetih, terkik, tefhim, tehmiz, teshil, idgam ve izhar demektir. Daha birçok izahlar vardır. Taberi ise konuyla ilgili olarak şu hadis-i şerifleri rivayet etmiş ve yer yer izahlarda bulunmuştur:
1- Abdullah b. Mes’ud diyor ki: "Resûlüllah bana Ahkaf suresini okuttu. Onu başka birine de okutmuştu. O kimse Ahkaf suresinin bir ayetinde bana muhalefet etti. Dedim ki: 'Bunu sana kim okuttu?' Dedi ki: 'Resûlüllah okuttu.' Ben de ona dedim ki: 'Resûlüllah onu bana da şöyle şöyle okuttu.' Bunun üzerine Resûlüllah’a vardım. Onun yanında bir adam bulunuyordu. Dedim ki: 'Ey Allah’ın Resulü, sen bana şöyle ve şöyle okutmamış mıydın?' Resûlüllah: 'Evet.' dedi. Diğer adam da: 'Sen bana da şöyle ve şöyle okutmamış mıydın?' dedi. Resûlüllah ona da evet dedi ve yüzünün rengi değişti. Bunun üzerine Resûlüllah’ın yanında bulunan kişi (Hz. Ali): 'Herbiriniz işittiği gibi okusun. Sizden önceki ümmetler (peygamberlerine karşı) ihtilafa düşmeleri yüzünden helak olmuşlardır.' dedi. Bilemiyorum ki o kişi (Hz. Ali) bu sözü Resûlüllah ona emretti de mi bize söyledi? Yoksa kendi tarafından mı söyledi?" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 452)
2- Yine Abdullah b. Mes’ud diyor ki: "Kur’an-ı Kerim’in surelerinden birinin hakkında tartıştık. Ayetlerin otuz beş veya otuz altı olduğunu söyledik. Sonra Resûlüllah’a gittik. Ali’nin ona gizli bir şeyler söylediğini gördük. Dedik ki: 'Biz kıraatta ihtilaf ettik.' Bunun üzerine Resûlüllah’ın yüzü kızardı ve Ali dedi ki: 'Resûlüllah, bildiğiniz gibi okumanızı emrediyor.'" (a.g.e. s. 106)
3- Zeyd b. Erkam diyor ki: "Bir adam Resûlüllah’a geldi ve ona: 'Abdullah b. Mes’ud bana, Zeyd’in ve Übey b. Ka’b’ın daha önce okutmuş oldukları bir sureyi okuttu. Onların kıraatları birbirinden farklı. Ben hangisinin kıraatini alayım?' dedi. Resûlüllah cevap vermeyip sustu. Yanında da Ali bulunuyordu. Ali: 'Herkes öğrendiği gibi okusun. Hepsi de güzeldir, hoştur.' dedi." (Taberi, c. 1, s. 10)
4- Ömer b. el-Hattab diyor ki: "Resûlüllah hayattayken Hişam b. Hakim’in Furkan suresini okuduğunu işittim. Onun okumasına iyice kulak verdim. Bir de baktım ki o, Resûlüllah’ın bana okutmadığı birçok lehçe üzere okuyor. Ben nerdeyse namazda olduğu halde üzerine atılacaktım. Fakat selam verinceye kadar sabrettim. Selam verince yakasından tutup çektim ve dedim ki: 'Okuduğunu işittim. Bu sureyi sana kim okuttu?' Dedi ki: 'Onu bana Resûlüllah okuttu.' Dedim ki: 'Yalan söylüyorsun. Resûlüllah onu bana, senin okuduğundan farklı bir şekilde okuttu.' Ben onu tutup Resûlüllah’a götürdüm ve dedim ki: 'Ben bunun Furkan suresini senin bana okutmadığın birçok harf üzere (lehçeler) üzere okuduğunu işittim.' Resûlüllah: 'Onu bırak,' dedi ve devamla buyurdu ki: 'Oku ey Hişam.' O da kendisinden işittiğim kıraat şekliyle okudu. Resûlüllah buyurdu ki: 'Bu sure bu şekilde indirildi.' Sonra bana: 'Ey Ömer, sen de oku.' dedi. Ben de Resûlüllah’ın bana okutmuş olduğu şekliyle okudum. Resûlüllah buyurdu ki: 'Bu sure bu şekilde indirildi. Şüphesiz ki bu Kur’an yedi harf üzere indirildi. Siz ondan kolayınıza geleni okuyun.'" (Buhari, K. et-Tevhid bab: 53, K. el-İstiabe bab: 9, K. el-Fadail el-Kur’an bab: 5, K. el-Husumat, bab: 4/Müslim, K. el-Müsafirin, bab: 70, Hadis No: 818/Ebû Davud, K. es-Salat, bab: 357, Hadis No: 1475/Nesâî, K. el-İftitah bab: 37/Tirmizi, K. el-Kıraat, bab: 11, Hadis No: 2943)
Diğer bir rivayette şunlar zikredilmektedir: Bir kişi Ömer b. el-Hattab’ın yanında Kur’an okumuş. Hz. Ömer de onun okuyuşunu düzeltmek istemiştir. Bunun üzerine Kur’an okuyan kişi: "Ben bunu Resûlüllah’a okudum. O, bir değişiklik yapmadı." demiştir. Resûlüllah’ın yanına varıp ihtilaflarını ona bildirmişler ve Kur’an okuyan kişi: "Ey Allah’ın Resulü, şu ve şu ayetleri sen bana okumadın mı?" diye sormuş, Resûlüllah da "Evet." demiştir. Bunun üzerine Hz. Ömer’in kalbine bir şeyler gelmiş, Resûlüllah da Ömer’in yüzünden bunu anlamış ve onun göğsüne vurarak şöyle buyurmuştur: "Şeytanı kendinden uzaklaştır. Şeytanı kendinden uzaklaştır. Şeytanı kendinden uzaklaştır. Ey Ömer, Kur’an’ın hepsi doğrudur. Yeter ki rahmet ayetini azap ayeti yerine, azap ayetini de rahmet ayeti yerine koyma." (Taberi, c. 1, s. 10) Başka bir rivayette de Resûlüllah Ömer’e şöyle demiştir: "Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir. Hepsi de şafi (şifa verici) ve kâfi (yeterli)dir." (Taberi, c. 1, s. 1)
5- Alkame en Nehai diyor ki: "Abdullah b. Mes’ud Küfe’den ayrılırken onu uğurlamak için arkadaşları yanına toplanmışlardı. Abdullah b. Mes’ud onlarla vedalaşırken şunları söyledi: 'Sakın Kur’an hakkında tartışmayın. Çünkü Kur’an, birbiriyle çelişmeyen, yok olmayan ve çokça tekrar edilmekten dolayı değişikliğe uğramayan bir kitaptır. Şüphesiz ki İslam’ın şer’i hükümleri, cezaları ve farzları onda aynıdır, değişmez. Şayet Kur’an’ın kıraat şekillerinden biri diğerinin emrettiğini yasaklar mahiyette olsaydı, işte o zaman Kur’an’da ihtilaf olurdu. Fakat durum böyle değildir. Kur’an bütün kıraati an içermektedir. Bununla birlikte cezalarda, farzlarda ve İslam’ın diğer hükümlerinde herhangi bir farklılık yoktur."
"Öyle zamanlar olmuştur ki, biz Kur’an’ın okunması hususunda Resûlüllah’ın yanında tartışıyorduk. O da bize okumamızı emrediyor, biz de okuyorduk. Dinledikten sonra hepimizin güzel okuduğunu söylüyordu. Eğer ben, Allah’ın, peygamberine indirdiği bu Kur’an’ı benden daha iyi bilen birini bilmiş olsaydım mutlaka onu arar bulur ve onun bilgileriyle kendi bilgilerimi artırırdım. Ben, Resûlüllah’ın lisanından yetmiş sure okudum. Ben her yıl Ramazan ayında Kur’an’ın Resûlüllah’a okutulup dinlendiğini, nihayet vefat ettiği yılda bunun iki kere yapıldığını biliyordum. Resûlüllah Kur’an’ın kendisine okutulup dinlenmesinden sonra ben onu okuyordum. O da bana güzel okuduğumu söylüyordu. Kim benim kıraatim üzere okuyacak olursa sakın ondan yüz çevirerek bırakmasın. Yine kim de Kur’an’ı bu kıraatlardan biri üzere okuyorsa ondan yüz çevirerek bırakmış olmasın. Zira Kur’an’dan bir ayet inkâr eden kimse onun tümünü inkâr etmiş olur." (Taberi, c. 1, s. 11)
6- Abdullah b. Abbas diyor ki: "Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki: 'Cebrail bana Kur’an’ı bir harf üzere okuttu. Ben Cebrail’e bir talepte bulundum. Ben ondan kıraati artırmasını işitiyordum. O da artırıyordu. Nihayet yedi harf üzere okunmasına kadar ulaştı.'" (Buhari, K. el-Fadail el-Kur’an bab: 5, K. Bed’ul halk bab: 6/Müslim, K. el-Müsafirin, bab: 272, Hadis No: 819/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, s. 264, 299, 313)
İbn-i Şihab ez-Zühri bu hadisin izahında şöyle demiştir: "Bana ulaştığına göre buradaki yedi harften maksat tek bir mesele hususunda yedi lehçedir. Bu kıraatlar helal ve haramı değiştirmeyen kıraatlardır."
7- Ümmi Eyyub, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kur’an yedi harf üzere inmiştir. Hangisini okursan senin için yeterlidir." (Ahmed b. Hanbel, Müsned c. 6, s. 433, 463)
8- Übey b. Ka’b diyor ki: "Ben, bir adamın Kur’an okuduğunu işittim. Dedim ki: 'Bunu sana kim okuttu?' Dedi ki: 'Resûlüllah okuttu.' Dedim ki: 'Haydi Resûlüllah’a gidelim.' Resûlüllah’a gittim ve dedim ki: 'Sen şunun okumasını iste.' Bunun üzerine Resûlüllah: 'Oku' dedi. Adam okudu. Resûlüllah: 'Güzel okudun.' dedi. Ben de dedim ki: 'Sen bana şöyle şöyle okutmamış mıydın?' Resûlüllah: 'Evet, sen de güzel okuyorsun.' dedi. Ben de elimle işaret ederek: 'İkimize de iyi okudun diyorsun.' dedim. Bunun üzerine Resûlüllah eliyle göğsüme vurdu sonra buyurdu ki: 'Ey Allah’ım, sen Übey’den şüpheyi gider.' Bunun üzerine benden bir ter boşandı, içim korkuyla doldu ve Resûlüllah buyurdu ki:"
"Ey Übeyy, bana iki melek gelmişti. Biri bana: 'Sen Kur’an’ı bir harf üzere oku.' dedi. Diğeri ise: 'Artırmasını iste.' dedi. Dedim ki: 'Artır.' Bunun üzerine o melek dedi ki: 'İki harf üzere oku.' Diğer melek dedi ki: 'Artırmasını iste.' Dedim ki: 'Artır.' Yine o melek dedi ki: 'Üç harf üzere oku.' Diğer melek de dedi ki: 'Yine artırmasını iste.' Dedim ki: 'Artır.' O melek: 'Dört harf üzere oku.' dedi. Diğer melek: 'Artırmasını iste.' dedi. Dedim ki: 'Artır.' O melek dedi ki: 'Beş harf üzere oku.' Diğer melek: 'Artırmasını iste.' dedim ki: 'Artır.' O melek te: 'Altı harf üzere oku.' dedi. Diğer melek: 'Artırmasını iste.' dedi. O melek te: 'Yedi harf üzere oku. Kitap yedi harf üzere inmiştir.' dedi." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 124)
9- Übey b. Ka’b yine diyor ki: "Benim Müslüman olmamdan itibaren şu hadise dışında göğsümü hiçbir şey tırmalamamış! Hadise şöyle olmuştu: Ben bir ayet okudum, başka biri de o ayeti benim okuduğum kıraatin dışında bir kıraatla okudu. Ben ona dedim ki: 'Bu ayeti bana Resûlüllah (s.a.v.) okuttu.' O adam da: 'Bu ayeti bana da Resûlüllah okuttu.' dedi. Bunun üzerine Resûlüllah’a vardım ve ona: 'Ey Allah’ın Peygamberi, şu ve şu ayeti sen bana şöyle ve şöyle okutmadın mı?' dedim. Resûlüllah: 'Evet.' dedi. O adam da Resûlüllah’a: 'Sen bana da şöyle ve şöyle okutmadın mı?' dedi. Resûlüllah: 'Evet.' dedi ve devamla şöyle buyurdu: 'Cebrail ve Mikail (aleyhisselam) bana geldiler. Cebrail sağ tarafıma, Mikail de sol tarafıma oturdular. Cebrail (a.s.) dedi ki: 'Sen Kur’an’ı bir harf üzere oku.' Mikail de bana dedi ki: 'Cebrail’in artırmasını iste.' Bunun üzerine Cebrail yedi harfe kadar ulaştı. Her kıraat şafi (şifa veren) ve kâfidir (yeterli)." (Nesai, K. el-İftitah bab: 37/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 114, 112) Bu hadis-i şerifin son bölümü diğer bir rivayette şöyledir: "Bu kıraatlardan hiçbiri yoktur ki onlar şafi ve kâfi olmasın. Senin demen bu kıraatlardandır. Yeter ki azap ayetini rahmet ayetiyle, rahmet ayetini de azap ayetiyle bitirme." (Ebû Davud, K. es-Salat, bab: 357, Hadis No: 1477)
10- Übey b. Ka’b diyor ki: "Resûlüllah Gifar oğullarına ait bir gölün kenarında bulunuyordu. Ona Cebrail (a.s.) geldi ve ona dedi ki: 'Allah sana emrediyor ki, ümmetin Kur’an’ı bir harf (lehçe) üzere okusun.' Resûlüllah dedi ki: 'Ben Allah’tan afiyet ve mağfiret dilerim. Şüphesiz ki ümmetimin buna gücü yetmez...' Cebrail Resûlüllah’a ikinci defa geldi ve dedi ki: 'Allah sana emrediyor ki, ümmetin Kur’an’ı iki harf (lehçe) üzere okusun.' Resûlüllah dedi ki: 'Ben Allah’tan afiyet ve mağfiret dilerim. Şüphesiz ki ümmetimin buna gücü yetmez.' Sonra Cebrail üçüncü defa ona geldi ve dedi ki: 'Allah sana emrediyor ki, ümmetin Kur’an’ı üç harf (lehçe) üzere okusun.' Resûlüllah dedi ki: 'Ben Allah’tan afiyet ve mağfiret dilerim. Şüphesiz ki ümmetim buna güç yetiremez.' Sonra Cebrail Resûlüllah’a dördüncü defa geldi ve ona dedi ki: 'Allah sana emrediyor ki, ümmetin Kur’an’ı yedi harf (lehçe) üzere okusun. Onlar hangi harf (lehçe) üzere okuyacak olurlarsa isabet etmiş olurlar.'" (Müslim, K. el-Müsafirin, bnh: 274, Hadis No: 821/Ebû Davud, K. es-Salat, bab: 357, HN. 1478/Nesai, K. el-İftitah, bab: 37/Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 127-128)
11- Ebû Bekre diyor ki: "Cebrail Resûlüllah’a geldi ve ona dedi ki: 'Ey Rasûlüm, sen Kur’an’ı bir harf üzere oku.' Mikail dedi ki: 'Artırılmasını iste.' Resûlüllah da artırılmasını istedi. Cebrail dedi ki: 'Sen onu iki harf üzere oku.' Mikail dedi ki: 'Artırılmasını iste.' Resûlüllah da artırılmasını istedi. Cebrail de onu yedi harfe (lehçeye) ulaşıncaya kadar artırdı ve dedi ki: 'Hepsi de şafi ve kâfidir. Yeter ki azap ayetini rahmet ayetiyle, rahmet ayetini de azap ayetiyle bitirmiş olma. Bu kıraatlar senin = Gel, = Yönel, = Haydi, demen veya = Git, = Koş, = Acele et demen gibi ifadelerdir." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 51)
12- Ebû Cüheym diyor ki: "İki adam Kur’an-ı Kerim’in bir ayeti hakkında ihtilaf etti. Birincisi dedi ki: 'Ben bunu Resûlüllah’tan öğrenip aldım.' Diğeri de: 'Ben de bunu Resûlüllah’tan öğrenip aldım.' dedi. İkisi de Resûlüllah (s.a.v.)’den sordular. O da buyurdu ki: 'Kur’an yedi harf üzere okunur. Kur’an’da tartışmaya girmeyin. Çünkü Kur’an’da tartışmaya girmek inkâra düşmektir.'" (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 4, s. 170)
13- Abdullah b. Mes’ud diyor ki: "Resûlüllah (s.a.v.) buyurdu ki: 'Bana Kur’an’ı yedi harf (lehçe) üzere okumam emredildi. Hepsi de kâfi ve safidir.'" (Taberi, c. 1, s. 15)
14- Ebû Hureyre diyor ki: Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki bu Kur’an yedi harf (lehçe) üzere indirilmiştir. Siz onu okuyun. Bunda size bir zorluk yoktur. Fakat rahmetin arkasından azabı anarak ve azabın arkasından da rahmeti anarak ayeti tamamlayın." (Taberi, c. 1, s. 15, 43)
**Kur’an Arap Şivelerin Tümüyle İnmemiştir**
Bu hususta Taberi özetle şunları zikretmektedir: "Arap şivelerinin yediden fazla olduğu muhakkaktır. Hatta sayılamayacak kadar çoktur. Resûlüllah Kur’an’ın bu şivelerden sadece yedisiyle indiğini beyan etmiştir. Hadis-i şeriflerde geçen 'Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir.' ifadesinden maksat da Kur’an’ın yedi lehçe üzere indiğini bildirmektir. Şayet denilecek olursa ki: 'Bu ifadenin Kur’an’ın yedi lehçe üzere indiğini beyan ettiğine dair delilin nedir? Çünkü senin bu izahına karşı çıkanlar bu ifadeyi şöyle izah etmişlerdir: Kur’an yedi yönde indirilmiştir. Onlar da emirler, yasaklar, teşvikler, korkutmalar, kıssalar ve benzeri şeylerdir. Ayrıca bu gibi izahlar da ümmetin geçmişlerinden ve alimlerin seçkinlerinden nakledilmiştir?' Cevaben denilir ki: 'Kur’an’ın yedi yönle indiğini söyleyenler, bizim Kur’an’ın yedi şive üzere indiğini söylememize zannettiğin gibi ters bir şey söylememişler ve bizim zikrettiğimiz haberi senin söylediğin gibi tevil etmemişler, sadece Kur’an’ın yedi vecih üzere indiğini söylemişlerdir ki bu da doğrudur. Biz onların söylediklerini ifade eden haberleri Resûlüllah’tan ve sahabelerinden kısmen naklettik. Yeri geldiğinde de geri kalanın tamamını nakledeceğiz. Daha önce zikrettiğimiz ve onların bu yorumunu doğrulayan haberlerden biri de Übey b. Ka’b’dan gelen şu haberdir. Übey Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu söylemiştir: 'Ben Kur’an’ı cennetin yedi kapısından, yedi harf üzere okumakla emrolundum.' (Nisa, 4/82) Buradaki yedi harften maksat daha önce de izah ettiğimiz gibi yedi lehçedir. 'Cennetin yedi kapısı'ndan maksat ise Kur’an’ın ihtiva ettiği emirler, yasaklar, teşvikler, korkutmalar, kıssalar ve misallerdir. Bunlara 'cennetin kapıları' denmesinin sebebi kişinin bunlarla amel ettiği takdirde cenneti kazanmasıdır. Görüldüğü gibi Selef alimlerinden bu gibi te’villerde bulunanlar Allah’a hamdolsun ki bizim söylediğimize muhalif bir şey söylememişlerdir. Bizim hadiste zikredilen 'Yedi harften maksadın yedi lehçe ve yedi kıraat olduğunu söylememiz bu hususta Ömer b. el-Hattab, Abdullah b. Mes’ud, Übey b. Ka’b ve diğer sahabilerden rivayet edildiği sabit olan sahih haberlere dayanmasındandır. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu gibi sahabiler Kur’an-ı Kerim’in manaasında değil okunuşunda ihtilaf etmişler ve bu ihtilaflarını gidermek üzere Resûlüllah’a başvurmuşlar, Resûlüllah da herbirine Kur’an okutmuş ve farklı kıraatlarını uygun bulmuştur. Öyle ki onlardan bazıları Resûlüllah’ın muhtelif kıraatları uygun görmesini yadırgamış, içine vesvese girmiş ve şüpheye düşmüştür. Resûlüllah da onlardan şüpheye düşenlerin şüphesini gidermek için 'Allah bana Kur’an’ı yedi harf üzere okumamı emretti.' buyurmuştur. Elbette ki birbirleriyle ihtilaf eden sahabiler okudukları kıraatların ifade ettiği helal, haram, vaad, tehdit vb. hükümleri hakkında tartışmamışlardır. Şayet bunu yapmış olsalardı Resûlüllah’ın herkesin görüşünü tasvip etmesi imkansız olurdu. Çünkü bu takdirde Allah Teâlâ’nın bir kıraatin ifadesine göre bir şeyi farz kılmış olması, diğer bir kıraatin ifadesine göre de onu yasaklamış olması, başka bir kıraatin ifadesine göre de onu mübah kılmış olması gerekirdi ki bu da Allah Teâlâ’nın hikmet dolu kitabında beyan buyurduğu şu ayet-i kerimeye ters düşerdi: 'Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer Kur’an Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, onda birbirine zıt olan birçok şey bulurlardı.' (Nisa, 4/82) Allah Teâlâ’nın kitabında böyle bir şey olmadığını beyan etmesi, Muhammed (s.a.v.)’in diliyle indirilmiş olan kitabının bütün hükümlerinin tüm yaratıkları için aynı olduğunu, yaratıklarından bir kısmına başka, diğer bir kısmına başka olmadığını göstermektedir ve yine bu, bizim 'Kur’an yedi harf üzere inmiştir.' ifadesini 'Yedi lehçe' şeklinde izah etmemizin doğruluğunu ortaya koymaktadır ve bizim görüşümüzün aksine 'Bundan maksat yedi ayrı manadır.' diyenlerin iddialarını çürütmektedir. Zira Kur’an’ın okunuşunda ihtilaf edenler Resûlüllah’a vardıklarında Resûlüllah onların okuyuşlarının hepsini tasvip etmiştir. Şayet Resûlüllah’ın onların kıraat şekillerini değil de kıraatlarından anlaşılacak farklı manaları tasvip ettiği söylenecek olursa, Resûlüllah’a Allah Teâlâ’nın kitabında olmadığını bildirdiği bir şeyi isnat etmek olur ki bu da batıldır. Halbuki Resûlüllah’ın bir şey hakkında birbirine zıt iki hüküm verdiğine dair veya ümmetine böyle bir şeyi yapmalarına izin verdiğine dair herhangi bir delil yoktur. Tam aksine dair delil vardır. Evet, bütün bunlardan anlaşılıyor ki 'Kur’an yedi harf üzere inmiştir.' ifadesinden maksat, Kur’an Arap lehçelerinden yedi lehçe üzere inmiştir. Bu lehçelerden hangisiyle okunursa Kur’an’ın ifade ettiği mana değişmez. Bu sebeple Resûlüllah, Kur’an’ı çeşitli lehçelerde okuyup da birbirleriyle tartışmaya giren sahabilerinden her birinin kıraat şeklini doğru bulmuş ve güzel olduğunu söylemiştir. Diğer yandan Kur’an-ı Kerim’in okunuşu hakkında birbirleriyle tartışan ve Resûlüllah’a başvuran sahabilerin hepsi Allah Teâlâ’nın kitabında dilediği emir ve yasakları zikredebilme ve dilediği vaad ve tehditlerde bulunabilme hususunda inanmış ve boyun eğmişlerdir. Artık onların bir kısım hükümlere karşı çıkarak birbirleriyle tartışmış olmaları düşünülemez. Onların sadece bir kısım kelimelerin okunuşlarında ve lehçelerin farklı oluşlarında tartışmaları mümkündür. Ayrıca Kur’an okuyan sahabilerin tartışmalarının sadece Kur’an’ın kıraati hakkında olduğunu Resûlüllah’tan zikrettiğimiz şu haber bir nass olarak göstermektedir. Ebû Bekre diyor ki: 'Resûlüllah’a: 'Cebrail (a.s.) geldi ve dedi ki: 'Ey Rasûlüm, sen Kur’an’ı bir harf üzere oku.' Mikail dedi ki: 'Artırılmasını iste.' Resûlüllah da artırılmasını istedi. Cebrail de dedi ki: 'Sen onu iki harf üzere oku.' Mikail dedi ki: 'Artırılmasını iste.' Resûlüllah da artırılmasını istedi. Cebrail de onu yedi harfe (lehçeye) ulaşıncaya kadar artırdı ve dedi ki: 'Hepsi de şafi ve kâfidir. Yeter ki azap ayetini rahmet ayetiyle, rahmet ayetini de azap ayetiyle bitirmiş olma. Bu kıraatlar senin =gel, =yönel, =haydi demen veya =git, =koş, =acele et demen gibi ifadelerdir.'" (Ahmed b. Hanbel, c. 5, s. 51)
Evet, bu haber açıkça gösteriyor ki üzerinde ihtilaf edilen yedi harften maksat yedi kıraattir ve gibi manaaları aynı fakat lafızları farklı olan kelimelerin farklı şekilleridir. Yoksa muhtelif hükümleri gerektiren manaların ihtilafı değildir. Selef ve halef alimleri de bu ihtilafı bu şekilde izah etmişlerdir.
a- Abdullah b. Mes’ud’un şunları söylediği rivayet edilmiştir: "Ben kurraları dinledim, onları birbirlerine yakın buldum. Sizler öğrendiğiniz gibi okuyun. Taassuptan kaçının. Zira bu kıraatlar sizden birinizin =haydi, gel demesi gibidir."
Abdullah b. Mes’ud diğer bir rivayette de şöyle demiştir: "Sizden kim Kur’an’ı bir harf üzere okuyacak olursa onu bırakıp başkasına dönmesin. Şayet Allah’ın kitabını benden daha iyi bilen birisini tanımış olsaydım mutlaka onun yanına varırdım."
Taberi diyor ki: "Elbette ki Abdullah b. Mes’ud'un 'Sizden kim Kur’an’ı bir harf üzere okuyacak olursa onu bırakıp başkasına dönmesin.' sözüyle 'Sizden kim Kur’an’daki emir ve yasağı okuyacak olursa onu bırakıp da vaad ve tehdidi okumasın. Kim de Kur’an’daki vaad ve tehdidi okuyacak olursa onu bırakıp kıssaları ve misalleri okumasın.' demek istememiştir. Fakat o bu sözüyle 'Kim Kur’an’ı bir kıraat üzere okursa o kıraati bırakıp ta diğer kıraat ile okumasın.' demek istemiştir. Nitekim Araplar bir kişinin kıraatına da 'harf' derler. Alfabe harflerinden birine de 'harf' derler. Yani demek istemiştir ki: 'Kim Übey b. Ka’b’ın kıraatiyle veya Zeyd b. Sabit’in kıraatiyle yahut Resûlüllah’ın sahabilerinden herhangi birinin okuduğu yedi kıraattan biriyle Kur’an’ı okuyacak olursa bu kıraati hoş görmeyerek terk edip başka bir kıraata geçmesin. Zira bu kıraatlardan bir kısmını inkâr etmek tümünü inkâr etmek gibidir."
b- A’meş diyor ki: "Enes b. Malik şu ayet-i kerime’yi 'Şüphesiz ki gece ibadete kalkmak daha tesirli, okumak daha isabetli' (Müzzemmil, 73/6) şeklinde okumuş, bir kısım insanlar da ona: 'Ey Ebû Hamza, ayetin sonu (......) şeklindedir.' demişler, o da: 'Kelimeler hep aynı şeyi ifade ederler.' diye cevap vermiştir."
c- Leys, Mücahid’in Kur’an’ı beş harf üzere okuduğunu rivayet etmiş. Salim, Said b. Cübeyr’in iki harf üzere okuduğunu rivayet etmiş, Muğire de Yezid b. Velid’in üç harf üzere okuduğunu rivayet etmiştir.
Taberi diyor ki: "Şimdi Resûlüllah’ın 'Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir.' hadisini 'Kur’an emir, nehiy, vaad, tehdit, mücadele, kıssa ve misal olmak üzere yedi vecih üzere indirilmiştir.' şeklinde tevil etmeye kalkan kimse ne diyecektir? Mücahid’in bunlardan sadece beşini, Said b. Cübeyr’in ikisini ve Yezid b. Velid’in de üçünü okuduğunu mu söyleyecektir? Şayet bunu iddia edecek olursa bu gibi zatların Kur’an hakkındaki bilgileri ve ihtisasları hususunda onlara isnadı doğru olmayan bir tahmine girişmiş olur. Zira bunlar Kur’an’ı çok iyi bilen kişilerdir."
d- Muhammed b. Ka’b diyor ki: "Bana anlatıldığına göre Cebrail ve Mikail Resûlüllah’a gelmişler ve Cebrail Resûlüllah’a: 'Sen Kur’an’ı iki harf üzere oku.' demiş. Mikail de ona: 'Artırmasını iste.' demiştir. Bunun üzerine Cebrail: 'Sen Kur’an’ı üç harf üzere oku.' demiş. Mikail de yine Resûlüllah’a: 'Sen onun artırılmasını iste.' demiş, nihayet yedi harfe kadar artırmıştır. Muhammed b. Ka’b diyor ki: 'Bu kıraatlar helalin, haramın, emirin ve yasağın değişmesine yol açmayan kıraatlardır. Bunlar senin gibi ayrı kelimelerle aynı manayı ifade eden sözlerin gibidir. Mesela bizim kıraatımızda şu ayet şeklindedir. Abdullah b. Mes’ud’un kıraatında ise şeklindedir. (Burada geçen kelimesi de kelimesi de aynı manadadır ve 'çığlık atmak' demektir.)"
e- Şuayb diyor ki: "Ebul Aliye’nin yanında bir kişi Kur’an okuduğunda Ebul Aliye ona: 'Bu senin okuduğun gibi değildir.' demiyor, ona: 'Ben de bu ayeti şöyle ve şöyle okuyorum.' diyordu. Ben Ebul Aliye’nin bu durumunu İbrahim en-Nehai’ye anlattım. O da dedi ki: 'Sanırım ki arkadaşın 'Kim Kur’an’ın okunduğu bir kıraati inkâr edecek olursa onun tümünü inkâr etmiş olur.' sözünü duymuştur.'"
f- Said b. el-Müseyyeb demiştir ki: "Allah Teâlâ’nın 'Şüphesiz biz, kâfirlerin, 'Bu Kur’an’ı Muhammed’e bir adam öğretiyor.' dediklerini çok iyi biliriz.' (Nahl, 16/103) ayetinde zikrettiği 'bir adam'ın fitneye düşmesine sebep şuydu: O kişi Resûlüllah’a gelen valiyi yazıyordu. Resûlüllah ona sonlarında veya gibi ifadeler bulunan ayetleri yazıdırdıktan sonra vahyin indiği anda çok meşgul oluşundan dolayı ayeti yazdırdığı kimseye daha sonra da ayetin sonu miydi yoksa yahut miydi? diye soruyor, onun ne yazdığını böylece kontrol etmiş oluyordu. Ve onun yazdığına 'Tamam senin yazdığın gibi.' diyordu. İşte bu durum bu kişiyi fitneye düşürdü ve o kendi kendine 'Muhammed bu işi bana bıraktı. Ben dilediğimi yazayım.' diyordu. Said b. el-Müseyyeb’in anlattığına göre işte ayet sonlarındaki bu gibi ifadeler yedi kıraattandır."
g- İbrahim en-Nehai Abdullah b. Mes’ud’un şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kim Kur’an’dan bir kıraat şeklini veya bir ayeti inkâr edecek olursa şüphesiz ki onun tümünü inkâr etmiş gibi olur. Kur’an’ın yedi harf üzere inmesi demek, ondaki bir kelimenin manasının eş anlamda yedi kelimeyle ifade edilebilmesi demektir. 'Gel' emrinin 'Bana', 'Seni kastediyorum', 'Bana doğru', 'Yakınıma' gibi kelimelerle ifade edilebilmesi buna misaldir. Yoksa 'Kur’an yedi harf üzere indi.' ifadesi ondaki herhangi bir kelimenin yedi şekilde okunması demek değildir. Keza Arapların yedi lehçesi Kur’an’ın çeşitli yerlerine dağıtılmış demek değildir."
Taberi diyor ki: "Eğer bir kimse diyecek olursa ki: 'Madem ki Resûlüllah’ın 'Kur’an yedi harf üzere indirildi.' sözünün te’vili senin izah ettiğin ve lehine deliller gösterdiğin gibidir, o halde sen bize Allah’ın kitabında yedi lehçeye göre okunmuş olan bir yer bul da biz de bununla senin sözünün doğru olduğuna kanaat getirelim.
Şayet böyle bir şey bulamayacak olursan, Resûlüllah’ın bu sözünü 'Kur’an yedi mana (ifade şekli) ile inmiştir. Bunlar da emir, nehiy, vaad, tehdit, mücadele, kıssa ve misallerdir.' şeklinde yorumlayan görüşün doğru olduğu, senin görüşünün de fasit olduğu ortaya çıkar. Veya cevaben diyeceksin ki: 'Yedi kıraat Arap kabilelerinden yedi kabilesinin şivesidir. Bu şiveler Kur’an’ın tümüne yayılmış durumdadır.' Sen bu sözünle meseleye dikkatla bakmayan kimselerin söylediği sözü söylemiş olacaksın ki bunun da fasit bir söz olduğu akıl sahibi bir insana uzak değildir. Bu sözün yanlışlığı hemen anlaşılır. Zira sen Hz. Ömer, Abdullah b. Mes’ud, Übey b. Ka’b gibi sahabilerden hadisler rivayet ederek Kur’an-ı Kerim’in yedi harf üzere indiği ifadesini Kur’an’ın yedi lehçe üzere indiği şeklinde yorumlamış oldun.' Eğer yedi kıraat Kur’an-ı Kerim’in çeşitli yerlerine yayılmış ve tespit edilmişse artık bunlar hakkında sahabilerin ihtilaf etmemeleri gerekir. Dolayısıyla sahabilerden nakledilen haberlerin sıhhatsız olması icap eder. Zira öğretici aynı ve bilgi de aynı olduğu halde öğrencilerin ihtilaf etmeleri beklenmeyen bir şeydir. Yani Kur’an’ı okuyanlar onun hangi bölümü Araplardan kimlerin lehçesiyle inmişse onu o lehçe ile okur. Böylece ihtilaflara da mahal kalmazdı. Halbuki senin zikrettiğin haberlerde sahabilerin Kur’an’ı okurken birbirleriyle ihtilaf ettikleri ve neticede Resûlüllah’a başvurdukları, Resûlüllah’ın da herbirini dinledikten sonra hepsinin kıraatini uygun bulduğu zikredilmektedir. Bu da gösteriyor ki yedi lehçe Kur’an’ın çeşitli taraflarına dağıtılmış ve Kur’an’ın bir kısmı bir lehçeyle, diğer bir kısmı başka bir lehçeyle inmiş ve öylece tespit edilmiş değildir."
Taberi diyor ki: "Bu soruyu yöneltene cevaben denilir ki: 'Kur’an’ın yedi harf üzere inmesinin manası senin anlamış olduğun bu iki şekilde de değildir. Bunun manası Kur’an’daki herhangi bir manayı eş anlamda yedi kelimeyle ifade etmektir. Böylece mana bir fakat kelimeler farklı olur, kelimelerindeki olduğu gibi. Eğer diyecek olursa ki: 'Sen Allah Teâlâ’nın kitabının neresinde bir yer bulabilirsin ki farklı lafızlarla yedi şivede okunmuş fakat bu lafızların manası da aynı olmuştur?' Böylece biz de senin hadisi yorumlama şeklini kabul etmiş olalım.' Cevaben denilir ki: 'Biz bugün böyle bir şeyin mevcudiyetini iddia etmiyoruz. Biz sadece Resûlüllah’ın 'Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir.' ifadesini yukarda zikredilen haberlere dayanarak bu şekilde yorumluyor, muhaliflerimizin yorumladığı gibi yorumlamıyoruz. Eğer diyecek olursa ki: 'Şayet mesele senin anlattığın gibiyse, yedi kıraattan diğer altı kıraat niçin mevcut değildir? Halbuki Resûlüllah bunları sahabilerine okutmuş, onların bu kıraatları okumalarını emretmiş ve Allah Teâlâ da bu kıraatları bizzat tarafından indirmiştir. Yedi kıraatin bu altı kıraati neshedilip ortadan kaldırılmış mıdır? Eğer böyleyse buna dair delil nedir? Yoksa bu altı kıraat muhafaza edilmeleri emredildiği halde ümmet tarafından unutulmuş mudur? Yahut durum nedir?' Cevaben denilir ki: 'Bunlar ne neshedilip kaldırıldı ne de korunmaları emredildiği halde ümmet tarafından zayi edildi. Çünkü ümmet Kur’an’ı korumakla emrolunmuş, onu çeşitli şekillerde okumakta ve bu kıraatlardan dilediğini korumakta serbest bırakılmıştır. Bu mesele tıpkı yeminini bozan kimsenin keffaretlerden herhangi birini seçmekte serbest olması gibidir. Maddi durumu iyi olan bir insan yemin edip de yeminini bozacak olursa, o yeminine keffaret olarak dilerse bir köleyi azad eder, dilerse on kişiyi doyurur, dilerse on kişiyi giydirir. Nasıl ki yeminin keffaretini yerine getiren bu kimse bunlardan herhangi birini yaptığında Allah’ın üzerine farz kıldığı hakkı ifa etmiş olur. İşte bunun gibi ümmet de Kur’an-ı Kerim’i muhafaza eder ve herhangi bir sebepten dolayı da seçmekte serbest bırakıldığı yedi kıraattan birini alıp onunla Kur’an okuyacak olursa, Allah’ın yükümlü kıldığı görevi yerine getirmiş olur. Diğer altı kıraati okumaması onun için bir sorumluluk getirmez. Fakat bunlardan herhangi birini okuması okuyan kimse için yasaklanmış değildir."
Eğer denilecek olursa ki: "Yedi kıraattan belli bir kıraat üzerine karar kılınıp diğer altı kıraattan herhangi biri üzerine karar kılınmayışının sebebi nedir?" Cevaben denilir ki: "Bu hususta şunlar rivayet edilmektedir."
a- Zeyd b. Sabit diyor ki: "Resûlüllah’ın çok sayıda sahabisi Yemame’de (Mürtedlerle yapılan savaşta) öldürülmüştü. Ömer b. el-Hattab Ebû Bekir’in yanına vararak ona: 'Resûlüllah’ın sahabileri Yemame’de kelebeklerin kendilerini ateşe attıkları gibi savaşın kucağına attılar. Korkuyorum ki bundan sonra katılacakları her savaşta da öldürülünceye kadar aynı şeyi yapacaklardır. Bunlar Kur’an’ı kalblerinde taşıyan insanlardır. Bunlar ölürse Kur’an zayi olur, unutulur. Sen Kur’an’ı toplayıp yazdırsan nasıl olur?' dedi. Ebû Bekir bundan çekindi ve dedi ki: 'Ben Resûlüllah’ın yapmadığı bir şeyi mi yapacağım?' Bu hususta Ömer ile Ebû Bekir karşılıklı olarak meseleyi incelediler. Sonra Ebû Bekir birini gönderip Zeyd b. Sabit’i yanına çağırdı. Zeyd diyor ki: 'Ben Ebû Bekir’in yanına girdim. Ömer bir tarafa çekilmiş duruyordu. Ebû Bekir dedi ki: 'Bu beni bir iş yapmaya çağırdı. Ben onun davetini kabul etmedim. Sen vahiy katibisin, eğer onun görüşüne katılırsa ikinize uyarım. Benim görüşüme katılırsa onun dediğini yapmam.' dedi. Zeyd diyor ki: 'Ebû Bekir Ömer’in istediğini anlatırken Ömer konuşmuyordu. Ben de bu tekliften kaçındım ve dedim ki: 'Biz Resûlüllah’ın yapmadığı bir şeyi mi yapacağız?' Nihayet Ömer: 'Yaparsanız size hangi sorumluluk gelir?' dedi. Biz de birbirimizin yüzüne baktık ve dedik ki: 'Hiçbir şey. Vallahi bunu yaparsak bizim aleyhimize hiçbir şey olmaz.' Bunun üzerine Ebû Bekir bana emretti. Ben de Kur’an’ı deri parçalarına, kürek kemiklerine, hurma dallarına yazdım. Ebû Bekir ölünce Ömer bunu bir sahifede (defterde) toplayıp ta yazmıştı, onun yanında bulunuyordu. Ömer ölünce de bu sahife Ömer’in kızı ve Resûlüllah’ın zevcesi Hafsa’nın yanında bulunuyordu. Sonra Huzeyfe b. el-Yeman Erminya sınırında yaptığı bir savaştan geri dönmüştü. Evine gitmeden Osman b. Affan’ın yanına vardı ve ona: 'Ey müminlerin emiri, insanların yardımına yetiş' dedi. Osman: 'Ne var?' dedi. Huzeyfe de dedi ki: 'Ben Erminya sınırında savaşıyordum. Orada Iraklı ve Şamlılar da bulunuyordu. Şamlılar Kur’an’ı Übey b. Ka’b’ın kıraatine göre okuyorlar, böylece Iraklıların işitmediği bir şeyi yapmış oluyorlar. Iraklılar da onlara kâfir diyorlar. Iraklılar da Abdullah b. Mes’ud’un kıraatiyle okuyorlar. Onlar da Şamlıların işitmediği bir şeyi yapıyorlar, Şamlılar da onlara kâfir diyorlar.' Zeyd diyor ki: 'Bunun üzerine Osman b. Affan bana kendisi için bir mushaf yazmamı emretti ve dediki: 'Ben senin yanına zeki ve fasih birini vereceğim. İkiniz ittifak ettiğiniz ayetleri olduğu gibi yazın. Üzerinde ihtilaf ettiğinizi ise bana sunun.' İşte o zaman Osman Eban b. Said b. el-As’ı Zeyd’in yanına vermişti. Zeyd’in anlattığına göre onlar Talut’un hükümdar olacağının alameti, Tabut’un size gelmesidir...' ayetine varınca Zeyd: 'Bu kelime dur.' demiş, Eban ise: '(Bu kelime dur.)' demiştir. Zeyd diyor ki: 'Biz bu meseleyi Osmana arz ettik, o da diye yazdı. Ben yazma işini bitirdikten sonra yazdığımı gözden geçirdim. Mushafta 'Müminler içinde öyle erler vardır ki Allah’a vermiş oldukları ahde sadakat gösterdiler. Onlardan kimi bu uğurda canlarını feda etti, kimi de bu şerefi beklemektedir. Onlar Allah’a verdikleri sözü asla değiştirmediler.' (Ahzab, 33/23) ayetini bulamadım. Ben muhacirlere arz ettim. Onlardan bu ayeti sordum. Fakat bunu onlardan herhangi birinin yanında bulamadım. Sonra meseleyi Ensar’a arz ettim. Bu ayeti onlardan sordum ve bunu onlardan herhangi bir kimsenin yanında da bulamadım. Nihayet onu Huzeyme b. Sabit’in yanında buldum ve onu yazdım. Yazdığımı bir daha gözden geçirdim. Bu defa da yazdıklarımın içinde şu iki ayeti bulamadım."
"Ey insanlar, şüphesiz ki size kendinizden bir peygamber gelmiştir. Sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir. O size son derece düşkündür. Müminlere çok şefkatli ve çok merhametlidir. Ey peygamber, eğer yüz çevirirlerse de ki: 'Allah bana yeter. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. Ben ona güvendim. O yüce arşın rabbidir.'" (Tevbe, 9/128-129)
Yine meseleyi muhacirlere arz ettim. Bu ayetleri onlardan herhangi bir kimsenin yanında bulamadım. Sonra meseleyi Ensar’a arz ettim. Bu ayetleri onlardan sordum. Onlardan herhangi bir kimsenin yanında da bulamadım. Nihayet bu ayetleri de başka birisinin yanında buldum. Bu kimseye de 'Huzeyme' ismi veriliyordu. Ben bu iki ayeti Tevbe suresinin sonuna yerleştirdim. Onlar üç ayet olsaydı onları tek başına bir sure yapardım. Sonra yazdıklarımı tekrar gözden geçirdim. Onların içinde herhangi bir şey görmedim. Sonra Osman Hafsa’ya bir adam göndererek ondan Hz. Ömer’in yazdırdığı Kur’an’ı istedi ve Hafsa’ya onu tekrar geri vereceğine dair yemin etti. Bunun üzerine Hafsa o sahifeyi Osman’a verdi. Osman yazılan mushafı o sahife ile karşılaştırdı. Bunların herhangi bir noktada çakışmadıkları, tam bir ayniyet ifade ettikleri görüldü. Bundan sonra Osman sahifeyi Hafsa’ya iade etti. Böylece içi rahatladı. Osman insanlara mushaflar yazmalarını emretti. Hafsa ölünce Osman Abdullah b. Ömer’e Hafsa’nın sahifesi için önemli bir heyet gönderdi. Onlar da gidip bu sahifeyi yıkadılar, (sakladılar).
b- Ebû Kılabe diyor ki: "Osman’ın hilafeti döneminde muallimlerden her biri belli bir adamın kıraatine göre Kur’an okutuyorlardı. Böylece çeşitli muallimlerden Kur’an öğrenen çocuklar birbirleriyle karşılaştıklarında ihtilaf ediyorlardı. Nihayet bu iş muallimlere de sıçradı. Öyle ki onlar birbirlerinin kıraatlarını inkâra kalkıştılar. Mesele Osman’a intikal etti. Osman bu hususta bir hutbe irad ederek şöyle dedi: 'Sizler benim yanımda bulunurken Kur’an hakkında ihtilafa düşüyor ve birbirinizin yanıklığını söylüyorsunuz. Benden uzak olan diğer şehirlerin insanları ise Kur’an hakkında daha fazla ihtilaf ediyor ve birbirlerini daha fazla suçluyorlar. Ey Muhammed (s.a.v.)’in sahabileri, toplanın Kur’an’ı insanlara rehber olacak şekilde bir mushaf haline getirin.' Ebû Kılabe diyor ki: 'Enes b. Malik dedi ki: 'Ben de Kur’an’ı söyleyerek yazdırtanlardanım. Bazen bir ayet hakkında ihtilaf ediyor ve onu bizzat Resûlüllah’tan öğrenen kişi hatırlıyordu. Bazen o kişi bulunamıyor veya vadilere gitmiş oluyordu. Ayetin başını ve sonunu yazıyorlar, adam gelinceye veya getirilinceye kadar ayetin yerini boş bırakıyorlardı. Kur’an’ı toplayanlar onu mushaf haline getirince Osman şehirlerin halkına mektup yazarak bildirdi ki: 'Ben şöyle şöyle yaptım ve bunun dışında olanları imha ettim. Sizler de elinizde bulunanları imha edin.' Başka bir rivayette Enes b. Malik şunları söylemiştir: 'Huzeyfetül Yeman Müslümanların Kur’an’ı okurken ihtilaf etmelerini ve bu yüzden Yahudi ve Hıristiyanların durumuna düşeceklerinden korktuğunu Hz. Osman’a haber verince Hz. Osman olaydan çok korktu. Hafsa’ya bir adam göndererek Ebû Bekir’in Zeyd’e toplattırdığı sahifeleri ortaya çıkarmasını istedi ve Osman bu sahifelerden mushaflar kopya ettirdi. Bu mushafları çeşitli yerlere gönderdi."
c- Zühri diyor ki: "Resûlüllah vefat ettiğinde Kur’an-ı Kerim bir araya toplanmamıştı. Ayetler hurma dallarına ve o dalların köklerine yazılı idi." Sa’saa diyor ki: "Mirasçı olarak aslı ve fürûu bulunmayan kimseye diğer akrabalarını mirasçı kılan ve Kur’an-ı Kerim’i bir araya toplatan ilk insan Ebû Bekir’dir."
Taberi diyor ki: "Zikredilen bu haberler ve buna benzeyen ve burada zikredilmeleri halinde bu kitabı bir hayli uzatacak olan diğer haberler göstermektedir ki, Müslümanların imamı ve müminlerin emiri olan Osman b. Affan (r.a.) Müslümanların iman ettikten sonra inkâra düşeceklerinden korkarak ve onların perişan olmalarına acıyarak Kur’an-ı Kerim’i tek bir mushaf halinde toplamış ve bu mushafta da Kur’an’ın yedi kıraatından birini tespit etmiştir. Zira bizzat Hz. Osman’ın döneminde Kur’an’ın inmiş olduğu yedi kıraattan bir kısmını yalanlayanlar ortaya çıkmıştır. Halbuki bu kıraatları sahabiler bizzat Resûlüllah’tan işitmişler ve Resûlüllah onlara bu kıraatlardan herhangi birini yalanlamayı yasaklamış ve bunlar hakkında tartışmaya girmelerinin kendilerini inkâra düşüreceğini bildirmiştir. İşte bu sebepler Hz. Osman’ı Kur’an’ı bir araya toplamaya ve kıraatlardan sadece birini tercih etmeye sevketmiş ve diğer kıraatları belirten nüshaları imha ettirmiştir. Ümmet de Hz. Osman’ın bu davranışına güvenmiş ve onun yaptıklarını doğru ve isabetli bulmuştur. Bu sebeple adil imamları olan Hz. Osman’ın terk edilmesini istediği altı kıraati bırakmış, tek kıraata bağlı kalmışlardır. Neticede bu kıraat şüyu bulmuş ve diğer kıraatlar silinip gitmiştir. Bugün artık onlardan herhangi birini okumaya imkan yoktur. Zira bunlar ortadan kalkmış, eserleri yok olmuş ve Müslümanlar bizzat kendilerini ve kendilerinden sonra gelecek kuşakların selametini düşünerek altı kıraati terk edip bir kıraata uymaya devam etmişlerdir. Fakat onlar diğer kıraatların varlığını da inkâr etmemişlerdir.
Taberi diyor ki: "Eğer bilgisi zayıf olan birisi çıkıp diyecek olursa ki: 'Resûlüllah’ın okuttuğu ve okunmalarını emrettiği kıraatları ümmetin terk etmesi nasıl caiz olabilir?' Cevaben denilir ki: 'Resûlüllah sahabilerine bu kıraatları okumalarını emrederken farz veya vacip olduklarını bildirmek için değil, mubah olduklarını emretmek için bildirmiştir. Şayet Resûlüllah onlara farz veya vacip olduğunu bildirmek için emretmiş olsa, onlar da bunu bilmiş olsalardı herhangi bir kimsenin doğruluğunu bildiği bir kıraati terk etmesi caiz olmazdı. Bilakis onu terk etmemek vacip olurdu. Ümmetin bu gibi kıraatları terk etmesi kendilerinin bu gibi kıraatları okumakta serbest bırakıldıklarının açık bir delilidir. O halde ümmetin yedi kıraattan altısını terk etmesi kendileri için vacip olan bir şeyi terk etmeleri değildir. Bilakis ümmet bu kıraatları terk ederek üzerlerine gerekli olanı yapmışlardır. Zira onlar bu kıraatları terk ederek ümmetin ihtilafa düşmesini önlemişler, Müslümanların bir kısım kıraatları inkâr ederek kâfirliğe düşme tehlikesini bertaraf etmişlerdir."
**Aynî Kelimelerin Çeşitli Şekillerde Okunması Yedi Farklı Lehçe Sayılmaz**
Taberi diyor ki: "Bir kelimenin şeklinin aynı kalması şartıyla onu ötre, üstün veya esreli okumak yahut o kelimeyi harekeli veya sakin okumak ya da bir harfi diğer harfle değiştirerek okumak, Resûlüllah’ın 'Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir.' hadis-i şerifinin şümulüne girmemektedir. Çünkü hadis-i şerifte yedi harften (lehçeden) herhangi birisi hakkında tartışmaya girişmenin kişiyi inkâra düşüreceği zikredilmiştir. Halbuki bir kelimenin çeşitli harekelerle okunması hakkında tartışmaya girişmek kişiyi inkâra sürüklemez. Hiçbir alim böyle bir iddiada bulunmamıştır."
**Kur’an’ın İnmiş Olduğu Yedi Lehçe Hangileridir?**
Taberi diyor ki: "Eğer bir kimse diyecek olursa ki: 'Sen Kur’an’ın indiği yedi lehçeyi biliyor musun? Bu lehçeler Arap lehçelerinden hangisidir?' Cevaben deriz ki: 'Kur’an’ın inmiş olduğu altı lehçeyi bizim bilmemize gerek yoktur. Zira biz onları bilsek dahi yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden dolayı bugün Kur’an’ı o lehçelerle okumayız. Bununla birlikte denilmiştir ki: 'Bu lehçelerden beşi Hevazin kabilesinin kollarına aittir. İkisi ise Kureyş ile Huzaa kabilelerine aittir.' Ancak bu rivayetlerin hepsi Abdullah b. Abbas’a dayandırılmaktadır. Fakat Abdullah b. Abbas’tan bunları rivayet edenler, nakilleri delil gösterilmeyecek kimselerdir. Zira beş lehçenin Hevazin kabilesinin kollarına ait olduğunu Abdullah b. Abbas’tan rivayet eden zat Kelbi’dir. O da Ebû Salih’ten rivayet etmiştir. Diğer iki lehçenin Kureyş ve Huzaa kabilelerine ait olduğunu Abdullah b. Abbas’tan rivayet eden kimse ise Katade’dir. Katade ise Abdullah b. Abbas’la ne görüşmüş ne de onu dinlemiştir."
Taberi diyor ki: "Hevazin kabilesinin kolları Sa’d b. Bekr, Haysem b. Bekr, Nasr b. Muaviye ve Sakif’tir."
Taberi yine diyor ki: "Resûlüllah’ın 'Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir. Hepsi de şafi ve kâfidir.' hadisindeki 'şafi ve kâfi' kelimelerinin manası, Allah Teâlâ’nın şu ayetinde de beyan ettiği gibi, Kur’an müminlerin kalblerine gelen çeşitli manevi hastalıkları, şeytanın vesveselerini tedavi eder ve kulu diğer bütün öğütlerden müstağni kılar ve onlara muhtaç bırakmaz.' demektir. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır: 'Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt gelmiştir. O, kalblerdeki hastalıklar için bir şifa, iman edenler için bir hidayet ve rahmettir.'" (Yunus, 10/57)
**"Kur’an Cennetin Yedi Kapısından İnmiştir." Hadisi**
Taberi diyor ki: "Resûlüllah’tan nakledilen bu hadis-i şerifin lafızlarında raviler ihtilaf etmişler onu farklı lafızlarla rivayet etmişlerdir."
a- Bu hadisi Abdullah b. Mes’ud’un Resûlüllah’tan şu şekilde rivayet ettiği nakledilmektedir: Resûlüllah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Önceki kitap tek bir kapıdan ve tek bir harf (lehçe) üzere inmişti. Kur’an ise yedi kapıdan ve yedi harf (lehçe) üzere inmiştir. Bunlar da yasaklar, emirler, haramlar, helaller, muhkemler, müteşabihler ve misallerdir. Kur’an’ın helalini helal görün, haramını da haram. Emrolunduğunuz şeyleri yapın. Size yasaklananlardan da vazgeçin. Kur’an’ın misallerinden ibret alın. Muhkemiyle amel edin. Müteşabihine de iman edin ve deyin ki: 'Biz buna iman ettik. Hepsi de Rabbimizin katındandır.'"
b- Yine bu hadisi Ebû Kılabe’nin mürsel bir şekilde Resûlüllah’tan şu şekilde rivayet ettiği nakledilmiştir. Ebû Kılabe demiştir ki: "Bana ulaştığına göre Resûlüllah şöyle buyurmuştur: 'Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir. Bunlar emirler, yasaklar, teşvikler, korkutmalar, cedeller, kıssalar ve misallerdir.'"
c- Bu hadisi Übey b. Ka’b’ın da Resûlüllah’tan şu şekilde rivayet ettiği nakledilmektedir: Übey dedi ki: "Resûlüllah bana şöyle buyurdu: 'Allah bana emretti ki Kur’an’ı tek harf üzere okuyayım. Ben de dedim ki: 'Rabbim, sen bunu ümmetime hafiflet.' Allah Teâlâ buyurdu ki: 'Sen onu iki harf üzere oku.' Dedim ki: 'Rabbim, sen onu ümmetime hafiflet.' Bunun üzerine Allah bana emretti ki: 'Kur’an’ı cennetin yedi kapısından yedi harf üzerine okuyayım. Bunların hepsi de şafi ve kâfidir.'"
d- Yine bu hususta Abdullah b. Mes’ud’un bu rivayet edilenlere muhalif olarak şunları söylediği rivayet edilmektedir: "Şüphesiz ki Allah Kur’an’ı beş harf üzere indirmiştir. Bunlar helaller, haramlar, muhkemler, müteşabihler ve misallerdir. Sen Kur’an’ın helalini helal, haramını da haram kabul et. Muhkem ayetlerle amel et. Müteşabih olanlarına da iman et ve misallerinden de öğüt al."
Taberi diyor ki: "Resûlüllah’tan nakledilen bu haberlerin hepsinin manaları birbirlerine yakındır. Çünkü bir kişinin 'Falan kişi bu işin kapılarından bir kapısının üzerinde durmaktadır.' demesi veya 'Falan kişi bu işin yönlerinden bir yönü üzerinde durmaktadır.' demesi yahut 'Falan kişi bu işin taraflarından bir tarafında durmaktadır.' demesi yahut 'Falan kişi bu işin taraflarından bir tarafında durmaktadır.' demesi aynı manaya gelir. Görmez misin ki Allah Teâlâ kendisine yapılan ibadetlerden sadece bir yönüyle ibadet yapan bir kavmi vasıflandırırken bunların kendisine sadece bir harf üzere ibadet ettiklerini beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: 'İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’a bir harf üzere (yarım yamalak) ibadet eder.'" (Hac, 22/11) Buradaki bir harften maksat 'bir yön üzere' demektir. Yani onlar Allah’a şüphe ile ibadet ederler, kesin olarak değil. Resûlüllah’tan çeşitli şekillerde rivayet edilen bu hadisi de bu kabildendir. Yani Resûlüllah’ın 'Kur’an yedi kapıdan indirilmiştir.' veya 'Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir.' ifadelerinin manaları aynıdır. Bütün bunların manası Resûlüllah’ın Allah Teâlâ’nın ümmetine verdiği özellikleri ve faziletleri zikretmektedir. Zira bizim kitabımızdan önce inen her ilahi kitap tek bir lehçe ile inmiştir. Diğer lehçelere çevrildiğinde onun tercümesi ve tefsiri sayılmıştır. Onun peygamberine indirdiği bir okuyuş şekli sayılmamıştır. Halbuki bizim kitabımız yedi lehçe üzere indirilmiştir. Okuyucu bu lehçelerin hangisiyle okuyacak olsa Kur’an’ı tilavet etmiş olur. Onu tercüme veya tefsir eden sayılmaz. Kişi Kur’an’ı bu yedi lehçenin dışında herhangi bir lehçeye çevirecek olursa ve o zaman da manasını aktarmış olursa onu tercüme etmiş sayılır. İşte Resûlüllah’ın 'Önceki kitaplar tek harf üzere indirilmişti. Kur’an yedi harf üzere indirilmiştir.' hadisinin manası ise Allah Teâlâ’nın önceki peygamberlerine indirdiği kitaplardan bazılarında cezalar, hükümler, helaller ve haramlar bulunmuyordu. Mesela Hz. Davud’a inen Zebur böyleydi. Çünkü o bir kısım hatırlatmalar ve öğütlerden ibaretti. Hz. İsa’ya inen İncil de böyleydi. Çünkü o da sadece Allah’ı ululamak, O’na hamdetmek, insanların kusurlarına bakmamak ve kötülüklerden yüz çevirmek gibi hususları ihtiva ediyordu. Bunların dışındaki hükümleri ihtiva etmiyordu. Kur’an’dan önce inen diğer kitaplar da Kur’an’ın kapsadığı yedi çeşit hükümden bazılarını kapsıyorlardı. Bizim kitabımız olan Kur’an ise bu yedi hükmün tümünü de kapsamaktadır. Allah bu özelliği Hz. Muhammed’e ve ümmetine vermiştir. Halbuki daha önceki kitapların muhteviyatıyla yükümlü olan ve onları yerine getirerek ibadet edecek olan kullar Allah’ın cennetini kazanmak ve O’nun rızasına erişmek için kitaplarının indiği tek yol ve yönden başka bir yol bulamıyorlardı. Sadece o yol kendilerini cennete ulaştırıyordu. Halbuki Allah Teâlâ Hz. Muhammed’e ve ümmetine insanları Allah’ın rızasına eriştirecek ve cenneti kazandıracak yedi yönü ve yedi yolu bulunan bir kitap vermiştir. Eğer bu ümmet bu kitabı hakkıyla uygulayacak olursa yedi yoldan cennetin yedi kapısına ulaşabilecektir. Bu yedi yolu şöyle izah etmek mümkündür:
a- Allah’ın kitabındaki emirlerini tutmak cennetin kapılarından bir kapıdır.
b- Allah’ın kitabında yasakladığı şeylerden kaçınmak cennetin kapılarından ikincisidir.
c- Allah’ın kitabında helal kıldığı şeyleri helal saymak cennetin kapılarından üçüncü bir kapıdır.
d- Allah’ın kitabında haram kıldığı şeyleri haram kılmak cennetin kapılarından dördüncü bir kapıdır.
e- Allah’ın kitabındaki ilmini ancak kendisinin bildiği müteşabih ayetlere boyun eğmek ve bunların Allah katından olduğunu ikrar etmek cennetin kapılarından altıncısıdır.
g- Kur’an’da zikredilen misaller ve öğütlerden ibret almak da cennetin kapılarından yedincisidir.
Evet, Allah Teâlâ Kur’an’daki yedi yönlü mana ve Kur’an’ın indiği yedi kapıyı kulları için rızasına erişme ve cennete ulaştırma yolları kılmıştır. İşte Resûlüllah’ın "Kur’an cennetin yedi kapısından inmiştir." hadisinin manası budur.
**Kur’an Ayetlerinin Manaasını Anlamak**
Bu hususta Taberi özetle şunları zikretmiştir: "Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ihtiva ettikleri manaları anlamak yönünden üç kısma ayrılmaktadır. Bir kısım ayetler vardır ki bunların manalarını ancak Allah Teâlâ bilir. Diğer bir kısım ayetler de vardır ki bunların manaları ancak Resûlüllah’ın açıklamasıyla bilinir. Başka bir kısım ayetler de vardır ki bunların manalarının bir kısmını Kur’an’ın indiği Arap dilini bilen herkes bilir. Taberi bunların izahını özetle şöyle yapmıştır."
Taberi diyor ki: "Daha önce Kur’an-ı Kerim’in tümünün Arapça olduğuna ve onun Arapların tümünün lehçeleriyle değil sadece bir kısmının lehçeleriyle indiğine, bugün Müslümanların mushaflarında bulunan ve okudukları lehçenin de bu lehçelerden sadece bir kısmını teşkil ettiğine dair deliller zikretmiştik. Yine biz Kur’an’ın ihtiva ettiği nurları, delilleri, hikmetleri ve beyanları açıklarken Allah Teâlâ’nın Kur’an’a yerleştirdiği hükümlerin emirler, yasaklar, helaller, haramlar, vaadler, tehditler, muhkem ayetler, müteşabih ayetler olduklarını söylemiş ve bunların çeşitli hikmetler taşıdıklarını beyan etmiştik. Bu beyanlarımız Kur’an’ı anlamaya muvaffak olanlar için yeterlidir. Şimdi de diyoruz ki: 'Kur’an’ın ayetlerinin manaları da onları anlayacaklar açısından üç kısma ayrılmaktadır.'"
1- Ayetlerin bir kısım manaları vardır ki bunları ancak bir ve kahredici olan Allah Teâlâ bilir. Bunlar da kıyametin kopma anı, sur’a üfleme zamanı ve İsa’nın inme vakti gibi bir kısım olayların zaman ve vadeleriyle ilgili bilgilerdir. Bu olayların ne zaman gerçekleşeceklerini ve bu zamanın ne kadar olacağını Allah’tan başka kimse bilmez. Çünkü Allah Teâlâ bunların bilgilerini kendisinde saklı tutmuştur. Nitekim bu hususta şöyle buyurmuştur: "Ey Resûlüm, sana kıyametten soruyorlar, ne zaman kopacak diye. De ki: 'Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Kıyametin vaktini ancak O açıklar. O kıyamet göklerde ve yerde ağır basmıştır. Size ansızın gelecektir. Gerçekten onu biliyormuşsun gibi senden sorarlar. De ki: 'Onun ilmi ancak Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.'" (A’raf, 7/187) Resûlüllah bu gibi bir olayı zikrettiğinde bunların gerçekleşmelerinden önce ortaya çıkacak olan alametlerinden söz ediyordu. Nitekim bir gün Deccal’ın çıkacağı meselesi bahse konu olunca sahabilerine şöyle buyurmuştu: "Nevvas b. Sem’an diyor ki: 'Bir gün sabahleyin Resûlüllah Deccal’ı anlattı. Onu anlatırken sesini bazen kıstı, bazen yükseltti. Bizler de Deccal’ın hurmalıklardan birinin içinde olduğunu zannettik. Resûlüllah’ın yanına vardık. Bizi görünce durumumuzu anladı ve buyurdu ki: 'Ne oldu size?' Biz de dedik ki: 'Ey Allah’ın Resulü, sen sabahleyin Deccal’ı anlattın. Onu anlatırken sesini bazen kıstın, bazen yükselttin. Öyle ki bizler onu bazı hurmalıklar içinde zannettik.' Resûlüllah da buyurdu ki: 'Ben sizin için Deccal’ın dışındaki şeylerden daha fazla korkuyorum. Şayet ben sizin içinizdeyken Deccal çıkacak olursa ona karşı sizin savunucunuz ve mücadele vereniniz benim. Eğer ben sizin içinizde olmadığım bir zamanda çıkacak olursa herkesin savunucusu kendisidir. Allah her Müslüman için benim vekilimdir. O Deccal saçı çok kıvırcık bir gençtir. Bir gözü patlaktır. Ben onu Abdülüzza b. Katân’a benzetir gibi oluyorum. Sizden kim ona yetişecek olursa ona karşı Kehf suresinin baş tarafını okusun.'" (Müslim, K. el-Fiten, bab: 110, Hadis No: 2137)
2- Ayetlerin diğer bir kısım manaları da vardır ki bunlar ancak Peygamber (s.a.v.)’in açıklamasıyla bilinirler. Bunlar da ayetlerde zikredilen ve farzıyet, mendupluk ve irşad ifade eden emirlerin çeşitlerini bilmek, nehiylerin kısımlarını bilmek, çeşitli haklar ve cezalarla ilgili olan hükümlerin sebeplerini bilmek, farzların miktarlarını bilmek ve yaratıklarından bir kısmının diğerleri için ne kadar lazım olduğunu bilmek vb. şeylerdir. Bu hususları Resûlüllah açıklamadan herhangi bir kimsenin bu meseleler hakkında görüş beyan etmesi caiz değildir. Resûlüllah bunları ya bizzat kendisi açıklamış veya ümmetine açıklamaları için bir kısım delil ve işaretler zikretmiştir. Kur’an’ın ayetlerinin manalarından bir kısmının ancak Resûlüllah’ın açıklamasıyla bilineceği şu ayet-i kerimelerden anlaşılmaktadır: "Onları mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da Kur’an’ı indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın. Belki düşünürler." (Nahl, 16/44) "Sana kitabı indiren O’dur. Onun bir kısım ayetleri muhkemdir. Manası açıktır. Bu ayetler kitabın esasıdır. Diğer bir kısım ayetleri de müteşabihtir. Anlaşılması güçtür. Kalblerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve arzularına göre açıklamak niyetiyle müteşabih olanlarına uyarlar. Oysa bunların açıklamasını sadece Allah bilir. İlimde ileri gitmiş olanlar ise: 'Biz bunlara iman ettik. Hepsi Rabbimizin katındadır. Bunları ancak akıl sahipleri düşünür.'" (Al-i İmran, 3/7) Kur’an-ı Kerim’in kulların kendi görüşleriyle tefsir edilemeyeceğini beyan eden şu haberler de göstermektedir ki, Kur’an ayetlerinin manalarından bazılarını Resûlüllah’ın açıklaması olmadan idrak etmek mümkün değildir. Bu bakımdan herhangi bir kimsenin kendi özel görüşüne dayanarak bunlar hakkında söz söylemesi caiz değildir. Velev ki söylediği sözde isabet olsun. O kişi bu sözü söylemekle hataya düşmüştür. Çünkü onun isabeti yakine dayanan bir isabet değil, tahmine ve zanna dayalı olan bir isabettir. Allah’ın dini hakkında bir takım zanlara dayanarak bir şeyler söylemek Allah’a karşı bilmediği şeyleri söylemek olur ki Allah Teâlâ bunu Kur’an’da haram kılmıştır. (Al-i İmran, 3/7)
Kur’an-ı Kerim’in bir kısım manalarını kulların kendi görüşleriyle açıklayamayacaklarını beyan eden haberlerden bazıları şunlardır: Abdullah b. Abbas, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim Kur’an hakkında kendi görüşüyle bir şey söyleyecek olursa cehennem ateşinde yerini hazırlasın." (Tirmizi, K. Tefsir el-Kur’an bab: 1, Hadis No: 2951) Diğer bir rivayette Abdullah b. Abbas, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim Kur’an hakkında bilgisi olmadığı halde bir şey söyleyecek olursa, o kimse cehennem ateşinde yerini hazırlasın." (Tirmizi, K. Tefsir el-Kur’an bab: 1, Hadis No: 2950)
Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın şunu söylediği rivayet edilmektedir: "Şayet ben Kur’an hakkında görüşüme göre bir şey söyleyecek olursam veya bilmediğim bir şeyi diyecek olursam, hangi yer beni üzerinde taşır? Hangi gök beni gölgelendirir?"
Cündeb b. Abdullah el-Beceli diyor ki: "Resûlüllah buyurdu ki: 'Kim Aziz ve Celil olan Allah’ın kitabı hakkında görüşüne göre bir şey söyleyecek olursa, isabet ettirse dahi hata etmiş olur.'" (Ebû Davud, K. el-İlm, bab: 5, Hadis No: 3652/Tirmizi, K. Tefsir el-Kur’an bab: 1, Hadis No: 3953)
Görüldüğü gibi Resûlüllah (s.a.v.) Kur’an hakkında kendi görüşüne dayanarak te’vile girişen insanın isabet etmiş olsa dahi hata etmiş olacağını bildirmiştir. Çünkü böyle bir davranışta bulunması hatalıdır. Zira açıklamaya çalıştığı manalar ancak Resûlüllah’ın açıklamasıyla bilinecek manalardandır. Kulların kendi görüşleriyle açıklayabilecekleri manalar söz konusu olursa elbette ki kulların bunları kendi görüşleriyle açıklamaları caizdir.
3- Kur’an’ın ayetlerinin manalarından bazıları da vardır ki onları Kur’an’ın indiği Arap dilini bilen her kişi anlayabilir. Bunlar da Kur’an’ın irabı ve özel isimleri zikredilen şeyleri bilme ve özel sıfatları beyan edilen hususları idrak etmedir. Mesela bir kişi "Onlara yeryüzünde bozgunculuk yapmayın." denildiği zaman onlar "Biz ancak ıslah edicileriz." derler. (Bakara, 2/11) ayetini dinlediği zaman "bozgunculuk yapma"nın terkedilmesi gereken zararlı bir şey olduğunu, "ıslah etme"nin ise yapılması gereken faydalı bir şey olduğunu anlar. Fakat o, Allah Teâlâ’nın neleri bozgunculuk kabul ettiğini, neleri de ıslah etme saydığını bilemez. Bunları bilmek ancak Resûlüllah’ın bildirmesiyle olur. Yani kul, Kur’an’da özel isimleri zikredilen eşyayı ve özel sıfatları beyan edilen sıfatlanmış olanları da bilebilir. Fakat o bu eşyaya ait hükümlerin ve sıfatların neler olduklarını bilemez. Bazılarını ancak Resûlüllah’ın beyanı ile bilebilir. Ayrıca bazı manaları da vardır ki onları Allah kendisinde saklı tutmuştur.
Taberi diyor ki: "Bizim ayetlerin manalarını üç kısma ayırmamız Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir görüşe göre de zikredilmiştir. Ebuzzinad diyor ki: 'Abdullah b. Abbas dedi ki: 'Tefsir dört çeşittir. Bazı tefsirler vardır ki onu Araplar dillerinden dolayı bilirler. Bazı tefsirler de vardır ki hiçbir kimse onu bilmemekte mazur görülemez. Bazı tefsirler de vardır ki onu alimler bilir. Yine bazı tefsirler vardır ki onu ancak Allah bilir.'"
Taberi diyor ki: "Abdullah b. Abbas’ın 'Bazı tefsirler de vardır ki onu bilmemekte hiçbir kimse mazur görülmez.' şeklinde zikrettiği ifadeden maksat, Kur’an’ın manalarını anlama yollarından birini beyan etmek değil, bazı tefsirlerin mutlaka öğrenilmesi gerektiğini beyan etmektir."
Taberi diyor ki: "Bizim ayetlerin manalarını üç kısma ayırmamız Resûlüllah’tan nakledilen ve senedi tartışılabilir olan şu hadiste de zikredilmiştir. Abdullah b. Abbas’ın Resûlüllah’ın şöyle söylediğini rivayet ettiği nakledilmiştir: 'Kur’an dört harf üzere indirilmiştir. Bunlar helal ve haramlardır ki hiçbir kimse bunları bilmediğinden dolayı mazur görülemez. Bir de bir izah şeklidir ki onu Araplar tefsir ederler. Bir de bir tefsir şeklidir ki onu alimler tefsir ederler. Bir de müteşabih ayetlerdir ki onları ancak Allah bilir. Allah’ın dışında kim bunları bildiğini iddia edecek olursa o yalancıdır.'"
Taberi diyor ki: "Kur’an-ı Kerim’in tefsir edilmesini teşvik eden haberler ve bir kısım sahabilerin Kur’an’ı tefsir etmeleri, işte Kur’an’ın manalarından bazılarının kullar tarafından bilinebileceğini göstermekte ve bu üçüncü kısımda zikredilen manalara işaret edilmektedir."
**Kur’an’ın Tefsirini Bilmeye Teşvik Eden Bazı Haberler**
1- Abdullah b. Mes’ud diyor ki: "Bizden bir adam on ayet öğrendiğinde, onların manalarını öğrenip onlarla amel edindikçe o ayetleri bırakıp başkalarına geçmezdi."
2- Ebû Abdurrahman diyor ki: "Bize Kur’an okutanlar diyorlar ki: 'Onlar Resûlüllah’tan kendilerine Kur’an okutmasını isterlermiş. Onlar on ayet öğrendiklerinde o ayetlerde geçen hükümlerle amel etmeden onları bırakıp geçmezlermiş. Böylece bizler hem Kur’an’ı hem de Kur’an’la amel etmeyi birlikte öğrenelim.'"
3- Abdullah b. Mes’ud diyor ki: "Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın kitabında hiçbir ayet inmedi ki ben onun ne hakkında indiğini ve nerede indiğini bilmeyeyim. Şayet Allah’ın kitabını benden daha iyi bilen herhangi bir kimsenin binekle gidilebilecek bir yerde olduğunu bilmiş olsam mutlaka ona giderim."
4- Mesruk diyor ki: "Abdullah b. Mes’ud önce bize bir sureyi okur, sonra gün boyu onu bize anlatır ve tefsir ederdi."
5- Şakik b. Seleme diyor ki: "Hz. Ali Abdullah b. Abbas’ı hac emini tayin etti. İbn-i Abbas öyle bir hutbe okudu ki onu Türkler ve Rumlar dahi duysalar Müslüman olurlardı. Sonra Nur suresini okudu ve onu tefsir etmeye girişti."
6- Yine Şakik b. Seleme diyor ki: "Abdullah b. Abbas Bakara suresini okuyup tefsir etmeye başladı. Dinleyenlerden biri: 'Bunu Deylemliler bile işitecek olsalar Müslüman olurlardı.' dedi."
7- Said b. Cübeyr dedi ki: "Kim Kur’an’ı okur da sonra onu tefsir etmeyecek olursa, o bir kör veya bir bedevi gibidir."
Taberi diyor ki: "Allah Teâlâ’nın da kullarını Kur’an’daki ayetlerden öğüt almaya ve onları açıklamaya teşvik etmesi gösteriyor ki kullar kendilerine kapalı tutulmayan ayetlerin te’villerini bilmekle yükümlüdürler. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: 'Bu Kur’an, ayetlerini iyice düşünsünler, akıl sahipleri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz bir kitaptır.'" (Sad, 38/19) "Şüphesiz ki biz bu Kur’an’da öğüt alsınlar diye insanlara her türlü misali verdik." (Zümer, 39/27) Görüldüğü gibi ayet-i kerimeler Kur’an’ın okunup düşünülmesini ve ondan öğüt alınmasını emretmektedirler. Bu da Kur’an’ın tefsir ve te’vilini bilmeyi gerektirir. Zira kendisine söyleneni anlamayana ve ne demek olduğunu bilmeyene 'Sen bu anlamadığın şeylerden ibret al.' demek mümkün değildir. Şayet kullara Kur’an’ı düşünmeleri ve öğüt almaları emredilmişse, elbette ki onların Kur’an’ı anlamaları da emredilmiş olur. Mesela Arapçayı bilmeyen bir kısım insanlara içinde misaller, öğütler ve hikmetler bulunan Arapça bir kaside okusan da onlara 'Siz bu kasidedeki misallerden ibret alın, öğütlerden yararlanın.' desen, bu sözünün bir manası olur mu? Şayet onlar Arapçayı biliyor ve söylediklerini anlıyorlarsa onlara bu gibi tavsiyelerde bulunabilirsin. İşte Kur’an-ı Kerim için de durum böyledir. Allah Teâlâ kullarına Kur’an’ın ayetlerini düşünmeyi ve onda zikredilen misallerden ibret almayı emrettiğine göre, anlatılıyor ki Allah Teâlâ kullarının Kur’an’ı anlamalarını ve onu tefsir etmelerini istemektedir. Bu da gösteriyor ki Allah Teâlâ kullarına bilgisini kendi nezdinde saklı tuttuğu ayetlerin dışındaki ayetleri bilmeyi emretmiştir. Bu husus açık bir şekilde ortada olduğuna göre müfessirlerin Allah Teâlâ’nın kitabını tefsir etmelerine karşı çıkanların görüşlerinin fasit olduğu meydandadır.
**Kur’an’ın Tefsir Edilmesine Karşı Çıkanların Yanlış Yorumladıkları Bazı Haberler**
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: 'Sen Kur’an’ın tefsir edilmesini savunuyorsun, bu hususta zikredilen şu haberler hakkında ne dersin?'"
a- Hz. Aişe (r.a.)’ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Resûlüllah Kur’an’ın ayetlerinden hiçbir şeyi tefsir etmezdi. O sadece Cebrail’in kendisine öğrettiği sayılı bir kısım ayetleri tefsir etmişti."
b- Ubeydullah b. Ömer diyor ki: "Ben Medine’nin fıkıh alimlerine yetiştim. Onlar Kur’an’ın tefsiri hakkında bir söz söylemeyi çok büyük bir hadise görüyorlardı. Salim b. Abdullah, Kasım b. Muhammed, Said b. el-Müseyyeb ve Nafi bunlardandı."
c- Yahya b. Said diyor ki: "Ben bir adamın Said b. el-Müseyyeb’den Kur’an’ın ayetlerinden birinin tefsirini sorduğunu işittim. O da dedi ki: 'Ben Kur’an hakkında bir şey söylemem.' Diğer bir rivayette şöyledir: 'Said b. el-Müseyyeb Kur’an’ın bilinen ayetleri dışında herhangi bir ayet hakkında konuşmazdı.'"
d- Yezid b. Ebî Yezid diyor ki: "Biz Said b. el-Müseyyeb’den helalleri ve haramları sorardık. O insanların bu hususları en iyi bileni idi. Fakat biz ona Kur’an’ın ayetlerinden bir ayetin tefsirini sorduğumuzda o sanki hiç duymamış gibi susardı."
e- Amr b. Mürre diyor ki: "Bir adam Said b. el-Müseyyeb’den Kur’an’ın bir ayetinin tefsirini sordu. O da dedi ki: 'Sen Kur’an’ın ayetlerini benden sorma. (İkrime’yi kastederek) Sen onu Kur’an’dan herhangi bir şeyini gizli kalmadığını zannedene sor.'"
f- Muhammed b. Sirin diyor ki: "Ben Ubeyde es-Selmani’ye bir ayetin manasını sordum. O da bana dedi ki: 'Doğrudan ayrılma. Kur’an’ın neyin hakkında indiğini bilenler artık ölüp gittiler.'"
g- İbn-i Ebî Müleyke diyor ki: "Abdullah b. Abbas’tan bir ayetin manası soruldu. O sorulan bu ayet hakkında herhangi bir şey söylemedi. Bu ayet öyle bir ayetti ki o sizden birinize sorulacak olsaydı elbette ki onun hakkında bir şey söylerdiniz."
h- Velid b. Müslim diyor ki: "Talk b. Habib Cündeb b. Abdulfaha geldi ve ondan Kur’an’ın ayetlerinden birinin manasını sordu. Cündeb ona dedi ki: 'Çık dışarı. Eğer Müslüman isen dışarı çıkarsın veya benimle oturmazsın.'"
ı- Şa’bi demiştir ki: "Üç şey hakkında ölünceye kadar söz söylemem. Bunlar Kur’an, Ruh ve görüş’tür. (Kıyas ve içtihattır)."
Taberi diyor ki: "Zikredilen bu haberlere cevaben denilir ki:"
a- Hz. Aişe’den nakledilen hadis bizim söylediklerimizi doğrulamaktadır. Çünkü biz Kur’an’ın ayetlerinin bir kısım manaları vardır ki o manalar ancak Resûlüllah’ın açıklamasıyla bilinir demiştik. Bu açıklamalar da Allah Teâlâ’nın emirlerinde, yasaklarında, helallerinde, haramlarında, cezalarında, farzlarında ve yüce dinindeki diğer şer’i hükümlerin mücmel (kapalı) olan kısımlarını izah etme şeklindedir. Zira bu gibi hükümler Kur’an’ın zahirinde veciz bir şekilde zikredilmişlerdir. Kulların bunların açıklanmasına ihtiyaçları vardır. Bunların manalarını bilme yolu ise ancak Allah Teâlâ’nın peygamberinin diliyle açıklamasıyla olur. Bu sebeple bu manaları Resûlüllah açıklamadan herhangi bir kimse bilemez. Resûlüllah da Allah Teâlâ’nın kendisine Cebrail veya diğer melekler vasıtasıyla öğretmedikçe bilemez. İşte Hz. Aişe’nin hadisinde zikrettiği ve ancak Cebrail’in Resûlüllah’a açıklamasından sonra Resûlüllah’ın da sahabilerine açıkladığını bildirdiği ve bu ayetlerin de sayılı ayetler olduğunu anlattığı ayetler bunlardır. Evet, Resûlüllah’ın Cebrail’in açıklamasıyla sahabilerine öğrettiği ayetler sayılıdır. Bunda şüphe yoktur. Hatta daha önce de zikrettiğimiz gibi Kur’an’ın bir kısım ayetleri de vardır ki Allah Teâlâ onların manalarını kendisinde saklı tutmuş ve onları hiçbir kimseye öğretmemiştir. Onların manalarını ne melek-i mukarreb ne de nebiy-i mürsel bilebilmiştir. Fakat kullar bu ayetlerin Allah katından olduğuna ve bunların manalarını ondan başka kimsenin bilmediğine iman ederler. Bununla birlikte kulların manalarını mutlaka bilmek ihtiyacında oldukları ayetleri Allah Teâlâ Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed’e öğretmiş, o da ümmetine öğretmiştir. Nitekim: "Onları mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da Kur’an’ı indirdik ki insanlara vahyedilenleri açıklayasın. Belki düşünürler." (Nahl, 16/44) ayet-i kerimesi bu gerçeği ifade etmektedir. Hz. Aişe’den nakledilen hadis-i şerifi genel manada alarak Resûlüllah’ın Kur’an’ın ayetlerinden sadece belli ayetleri tefsir ettiğini söylemek, Kur’an’ın kendisine onu insanlara açıklamaması için indirildiğini söylemek demek olur ki, bunu da ancak anlayışsız kimseler söyler. Allah Teâlâ’nın Resûlüllah’a kendisine indirileni insanlara tebliğ etmesini emretmesi ve onu ancak insanlara açıklaması için indirdiğini bildirmesi kesin bir delildir ki Resûlüllah bu vazifesini yerine getirmiştir. Diğer yandan Abdullah b. Mes’ud’un "Bizden bir adam on ayet öğrendiğinde onları bırakıp başka ayetlere geçmezdi." sözü gösteriyor ki Kur’an-ı Kerim’in sadece belli ayetlerinin değil, Allah Teâlâ’nın bilgilerini kendisinde saklı tuttuğu ayetlerin dışındaki bütün ayetlerin manalarının anlaşılmasına çalışılmıştır. Yine Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bu haber Hz. Aişe’den rivayet edilen hadisin yanlış yorumlandığını göstermektedir. Bir kısım akıl kıt insanların zannettiği gibi bu hadisin manası "Resûlüllah ümmetine Kur’an’ın ayetlerinden ancak pek azını açıklardı." demek değildir. Bunun manası "Resûlüllah ümmetine ancak Allah Teâlâ’nın bildirmesiyle manalarını bilebileceği ayetleri Cebrail’den öğrendikten sonra ümmetine açıklardı. Bunların sayısı da az idi." demektir.
Diğer yandan Hz. Aişe’den rivayet edilen bu hadisin senedinde Cafer b. Muhammed ez-Zübeyri bulunmaktadır. Bu zat hadis rivayet edenler arasında tanınmayan biridir. Bu itibarla hadisin senedi delil gösterilmeye müsait değildir ve bunu delil göstermek caiz olmaz.
b- Bir kısım Tabiinden zikredilen ve Kur’an’ın tefsirinden kaçındıklarını beyan eden haberlere gelince bunlar için deriz ki: "Tabiinden Kur’an’ı tefsir etmekten çekinenler çeşitli meseleler karşısında fetva vermekten kaçınan kimseler gibidirler. Halbuki bunlardan herbiri Allah Teâlâ’nın dinini kemale erdirdikten sonra peygamberini vefat ettirdiğini kabul etmektedirler. Ve bunlardan herbiri ortaya çıkan her mesele hakkında Allah’ın ya açıkça veya dolaylı yolla bir hükmü bulunduğunu bilmektedirler. Bu sebeple bunların fetva vermekten kaçınmaları bu hususta herhangi bir hükmün bulunduğunu inkâr etmelerinden değil, ictihadlarında Allah Teâlâ’nın alim kullarını yükümlü kıldığı seviyeye ulaşamayacaklarından korkmalarındandır. İşte Selef alimlerinden Kur’an’ı tefsir etmekten çekinenlerin durumları da böyledir. Onlar bundan tefsirlerinde isabetli olamayacakları korkusundan dolayı kaçınmışlardır. Yoksa Kur’an’ı tefsir etmenin ümmetin alimlerine yasaklanmasından veya içlerinde bunu yapacak alimlerin bulunmamasından değildir."
**Önceki Müfessirlerden Tefsiri Övülen ve Yerilen Kişiler Hakkında Seleften Nakledilen Bir Kısım Haberler**
A/ Tefsir Bilgileri Övülen Alimler:
a- Abdullah b. Abbas:
Abdullah b. Mes’ud: "Kur’an’ın tercümanı Abdullah b. Abbas ne güzeldir." demiştir. İbn-i Ebî Müleyke diyor ki: "Ben Mücahid’in Abdullah b. Abbas’tan Kur’an’ın tefsirini sorduğunu gördüm. Yanında da biri bulunuyordu. Abdullah b. Abbas da ona diyordu ki: 'Yaz.' Mücahid ona o kadar sordu ki bütün tefsiri sormuş oldu."
Mücahid diyor ki: "Ben Kur’an’ı üç defa Abdullah b. Abbas’a Fatiha’dan sonuna kadar okudum. Her ayeti okuduktan sonra duruyor ve manasını soruyordum."
b- Mücahid:
Süfyan es-Sevrî diyor ki: "Sana Mücahid’den bir ayetin tefsiri gelecek olursa, o senin için kâfidir."
c- Kelbi:
Katade demiştir ki: "Tefsirde hiçbir kimse Kelbi ile at koşturamaz. (Yarışamaz)"
B/Tefsir Bilgileri Yerilen Alimler:
a- Dehhak:
Abdülmelik b. Meysere diyor ki: "Dehhak, Abdullah b. Abbas ile görüşmemiştir. Onunla Rey’de (Tahran’da) Said b. Cübeyr görüşmüş ve ondan tefsir öğrenmiştir."
Meşşaş diyor ki: "Ben Dehhak’a dedim ki: 'Sen Abdullah b. Abbas’tan bir şey işittin mi?' O da: 'Hayır.' dedi."
b- Ebû Salih:
Zekeriya diyor ki: "Şa’bi, Ebû Salih’in yanından geçer, onun kulağından tutar ve onu kovalardı. Ve ona derdi ki: 'Sen Kur’an’ı okumadığın halde onu tefsir ediyorsun ha?'"
c- Süddi:
Salih b. Müslim diyor ki: "Şa’bi, Süddi Kur’an’ı tefsir ederken onun yanından geçti ve ona: 'Senin kıçına davulla vurulması senin için bu mecliste oturmandan daha hayırlıdır.' dedi."
Abdurrahman en-Nehai diyor ki: "Ben İbrahim en-Nehai ile beraberdim. O Süddi’yi gördü ve dedi ki: 'Dikkat edin, bu adam kavmin tefsiri ile tefsir ediyor.'"
**Kur’an’ın Nasıl Tefsir Edileceği**
Taberi diyor ki: "Kur’an’ın te’vili hakkında bu kitabımızda daha önce dedik ki: 'Kur’an’ın tümünü te’vil etme üç kısımda mütalaa edilir. Kur’an’ın bir kısım manaları vardır ki bunlara ulaşmanın hiçbir yolu yoktur. Bunlar da Allah Teâlâ’nın bilgilerini kendisinde saklı tuttuğu ve bütün yaratıklarından gizlediği manalardır. Bu manalar da kıyametin kopma zamanı, İsa’nın inme vakti, güneşin batıdan doğma anı ve sur’a üfleme zamanı gibi bir kısım hadiselerin vakit ve vadeleridir. Kur’an’ın ayetlerinin bir kısım manaları da vardır ki Allah Teâlâ bunların manalarını bilmeyi Resûlüllah’a mahsus kılmış ve onun aracılığı ile de ümmetine öğretmiştir. Bu manalar da Allah Teâlâ’nın kullarının bilmeye muhtaç oldukları ve ancak Resûlüllah’ın açıklamasıyla öğrenebilecekleri manalardır. Üçüncü bir kısım manaları vardır ki bunları Kur’an’ın indiği dili bilen herkes bilir. Bu manalar da garip olan ayetlerin manalarını te’vil etmek, irablarını bilmek gibi manalardır. Madem ki durum böyledir, o halde müfessirlerden Kur’an’ın te’vilinde doğruluğu isabet ettirmeye en layık olanı, tefsir yaparken kullandığı delili en açık ve seçik olan kimsedir. Bu da şu şekilde tefsir ve te’vil edendir:'
1- Manaları ancak Resûlüllah’ın açıklamasıyla bilinen ayetleri tefsir ederken:
a- Açıklanmaları hususunda Resûlüllah’tan bolca nakiller bulunan ayetleri bu nakilleri zikrederek tefsir etmeye çalışandır.
b- Açıklanmaları hususunda Resûlüllah’tan bolca nakiller bulunmayan ayetleri adil ve zabıt şahıslardan nakiller yaparak açıklayan veya sahih delaletlere dayanarak tefsir etmeye çalışandır.
2- Manaları Resûlüllah’ın açıklaması olmadan ve dil kurallarına dayanılarak bilinebilecek ayetleri ise tefsir ederken:
a- Ayetleri Arapların fasih şiirlerinden deliller zikrederek tefsir etmeye çalışandır.
b- Arapların konuşmalarından ve bilinen ve yaygın olan lügatlarından deliller getirerek tefsir etmeye çalışanlardır. Yeter ki bu müfessirler sahabe ve imamlardan oluşan Selefin, tabiinin ve ümmetin alimlerinden oluşan halefin söylediklerinin dışına çıkmış olmasınlar.
**Kur’an’ın İsimleri**
Taberi diyor ki: "Allah Teâlâ Hz. Muhammed’e indirdiği kitabını dört isimle isimlendirmiştir."
1- Kur’an: Bu isim şu ayetlerde zikredilmiştir: "Şüphesiz ki bu Kur’an insanları en doğru yola götürür. Salih ameller işleyen müminlere büyük bir mükafat olduğunu, ahirete iman etmeyenlerin de can yakıcı bir azap hazırladığımızı müjdeler." (İsra, 17/9-10) "Muhakkak ki bu Kur’an İsrailoğullarına ihtilaf ettikleri şeylerin çoğunu anlatmaktadır." (Neml, 27/76)
Kur’an kelimesinin manası hakkında müfessirler ihtilaf etmişlerdir:
a- Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir rivayete göre Kur’an kelimesi kökünden mastardır. Bu mastar fiillerinin mastarları gibidir. Abdullah b. Abbas: "Biz onu Cebrail’e okuttuğumuz zaman sen onun okuyuşunu takibet. Kıyamet suresi, 75/18" ayetini şöyle izah etmiştir: "Biz onu sana açıkladığımız zaman sen onunla amel et." Taberi, Abdullah b. Abbas’ın bu izahıyla "Biz onu okuyarak açıkladığımız zaman okuyarak açıkladığımızla sen amel et." demek istediğini söylemiş ve Abdullah b. Abbas’ın bu ayette geçen "Kur’an" kelimesini "Okumak" manasında aldığını ve "kıraat etmek" şeklinde izah ettiğini söylemiştir.
b- Katade’den rivayet edilen diğer bir görüşe göre Kur’an kelimesi kökünden gelmektedir. Manası da "bir araya getirmek ve kaynaştırmak" demektir. Bu ifade "Bu deve rahmini asla bir döl üzerinde büzüştürüp toplamamıştır." deyiminde de görülmektedir. Nitekim Amr b. Gülsüm şu şiirinde bunu ifade etmektedir:
"O kadının kolları beyazdır. O döl üzerine rahmini büzüp toplamamış biridir."
Said b. Ebû Urube diyor ki: "Katade 'Onu bir araya toplamak ve akıtmak şüphesiz bizim işimizdir. Kıyamet süresi, 75/17' şeklinde tercüme edilen ayeti 'Onu korumak ve birbirleriyle kaynaştırmak bize aittir.' şeklinde izah etmiş, 'Biz onu Cebrail’e okuttuğumuz zaman sen onun okuyuşunu takibet. Kıyamet süresi, 75/18' şeklinde tercüme edilen ayetinde ise 'Biz onu sana okuduğumuz zaman sen onun helaline uy, haramından kaçın.' şeklinde izah etmiştir."
Taberi diyor ki: "Abdullah b. Abbas’ın da Katade’nin de naklettiğimiz görüşlerine dair Arap dilinde sahih bir yön vardır. Ancak biraz önce zikredilen iki ayetin tefsirinde Abdullah b. Abbas’ın izahı daha evladır. Zira Katade’nin izahına göre Kur’an toplanıp bir araya gelinceye kadar Resûlüllah’ın kendisine vahyedenlere tabi olma zarureti olmadığı anlaşılmaktadır. Halbuki Allah Teâlâ Kur’an’ın birçok ayetinde Resûlüllah’a kendisine vahyedilenlere uymasını emretmiş, Kur’an bir araya toplanıncaya kadar vahyedilenlerden herhangi bir şeye uymamasına dair hiçbir ruhsat vermemiştir. Bu itibarla zikredilen bu ayet-i kerimeleri de Kur’an’ın diğer ayetleri ışığında tefsir etmek gerekmektedir. Şayet Kıyamet suresinin on sekizinci ayeti Katade’nin izahına göre 'Biz Kur’an’ın ayetlerini toparlayıp bir araya getirdiğimiz zaman sen toparlayıp bir araya getirdiğimiz şeylere uy.' şeklinde tefsir edilecek olursa, bu takdirde Resûlüllah’ın 'Yaratan Rabbinin ismiyle oku. Alak sûresi, 96/1' emrine uyması, Kur’an’ın diğer ayetleri de gelip toparlanmadan yine Resûlüllah’ın 'Ey sarınıp bürünen peygamber, kalk uyar. Müddessir sûresi, 74/1-2' emrine Kur’an’ın diğer ayetleri de gelip toparlanmadan uyması gerekli olmazdı. Böyle bir tezi savunmak da ümmetin görüşünün dışına çıkmak olurdu. Madem ki Resûlüllah’ın Kur’an-ı Kerim’in her ayetinin hükmüne uyması gereklidir ve bu ayetlerin bir araya getirilip getirilmemeleri Resûlüllah’ın o ayetlerin hükümlerine uymasının gerekliliği yönünden farksızdır, o halde Abdullah b. Abbas’ın Kıyamet suresinin on sekizinci ayetini te’vil şekli daha evladır.
Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki: 'Kur’an kelimesi mastardır ve manası da okumak demektir. Kur’an’a bu ad nasıl verilebilir? Çünkü Kur’an okumak değil, okunanıdır?' Cevaben denilir ki: Arapçada mastarların ism-i meful manasında kullanıldıklarının örneği çoktur. Mesela 'mektup'a 'kitap' da denilmektedir. Mesela bir şair karısını boşadığını belirten bir mektubu anlatırken şöyle demiştir:"
"Bana tekrar dönmek mi istiyorsun? Halbuki senin boşanman hakkında zamkın yapışmasına benzeyen bir yazı vardır."
Şair bu şiirinde 'kitap' kelimesini mektup manasında kullanmıştır.
2- Furkan: Bu isim şu ayette zikredilmiştir: "Alemlere uyarıcı olsun diye kulu Muhammed’e Furkan’ı (hakkı batıldan ayıran Kur’an’ı) indiren Allah yüceler yücesidir." (Furkan, 25/1) Müfessirler bu kelimenin manası hakkında da çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- İkrime ve Suddi’nin bu kelimenin manasının "kurtulmak" olduğunu söyledikleri rivayet edilmektedir.
b- Abdullah b. Abbas "Furkan" kelimesinin manasının "çıkış yolu" demek olduğunu söylemiştir.
c- Mücahid ise bu kelimenin manasının "iki şeyin arasını ayıran" demek olduğunu söylemiştir.
Taberi diyor ki: "Müfessirlerin 'Furkan' kelimesinin manasını izah etmekte ihtilaf etmelerine rağmen hepsinin görüşü birbirine yakındır. Zira Furkan kelimesinin 'çıkış yolu' manasında olduğunu söyleyenler bunun kurtulmak olduğunu da dolaylı yolla söylemiş olurlar. Yine bu kelimeyi 'kurtulmak' manasında kullananlar iyilik yapanla kötülük yapanı birbirinden ayırmak ve kurtuluşa kavuşturmak manasında da dolaylı yolla kullanmış olurlar. Bu itibarla hepsinin tevil şekli de sahihtir. Çünkü söyledikleri sözlerin manaları netice itibariyle aynıdır. Bize göre 'Furkan' kelimesinin asıl manası 'iki şeyin arasını ayırmak' demektir. Bu ayırma işi iki kişinin arasında hüküm vermekle veyahut çatışan iki kişiden birini kurtarmakla yahut delilini güçlü göstermekle yahut herhangi bir yolla gerçekleşmiş olabilir. Bu izahtan anlaşılmaktadır ki Kur’an’a 'Furkan' adının verilmesi, onun delilleriyle cezaları ve farzlarıyla ve diğer hükümleriyle haklıyla haksızın arasını ayırdetmesinden ve hüküm ve yargılarıyla haklıya yardım edip onu kurtarmasından ve haksızı desteksiz bırakıp onu mağlup etmesindendir."
3- Kitap: Kur’an’ın bu ismi şu ayette de zikredilmiştir: "Hamd, kulu Muhammed’e kitabı (Kur’an’ı) indiren ve doğruluktan uzak hiçbir şeyi ona koymayan Allah’a mahsustur." (Kehf, 18/1) Kur’an’a verilen bu isim de fiilinden mastardır. Kitabın asıl manası yazarın alfabe harflerini birleştirerek veya ayrı ayrı yazmasıdır. Kur’an yazılandir. Buna rağmen Kur’an’a 'mastar' ile isim verilmesi biraz önce izah edilen şiirde de belirtildiği gibi Arapların bazen mastarları ism-i meful manasında kullanmalarındandır.
4- Zikir: Kur’an’ın bu ismi şu ayette de zikredilmiştir: "Şüphesiz ki zikri (Kur’an’ı) biz indirdik, onun koruyucusu da biziz." (Hicr, 15/9) Kur’an’a verilen bu ismin iki manaya gelme ihtimali vardır.
a- Burada zikir kelimesinin manası "hatırlatma ve anlatma" demektir. Kur’an’a bu adın verilişinin sebebi ise Allah Teâlâ’nın onu bize anlatmasından ve Kur’an’da kullarına cezalarını, farzlarını ve diğer hükümlerini zikretmesindendir.
b- Bu zikir kelimesinin manası anılmak, şeref kazanmak ve iftihar etmektir. Kur’an’a bu ismin verilişinin sebebi ona iman edenlerin yad edilmeleri, şeref kazanmaları ve iftifara layık olmalarındandır. Nitekim Allah Teâlâ bir ayet-i kerimede: "Bu Kur’an sana ve ümmetine bir öğüttür. Yakında hesaba çekileceksiniz." (Zuhruf, 43/44) buyurmuştur. Yani bu senin için ve kavmin için bir şereftir demek istemiştir.
**Kur’an’ın Surelerinin İsimleri**
Taberi diyor ki: "Kur’an-ı Kerim’in surelerinin de isimleri vardır. Bu isimleri bizzat Resûlüllah koymuştur. Bu hususta Vasile b. el-Eska, Resûlüllah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: 'Bana Tevrat’ın yerine 'Seb’utıval' (Yedi uzun sure) verilmiştir. Zebur’un yerine 'Elmîûn' (Yüz âyetli sureler) verilmiştir. İncil’in yerine 'Elmesani' (Yüzlüklerin altında olan sureler) verilmiştir. Ben kısa olan ve araları besmele ile sık sık ayrılan surelerle üstün kılındım.'"
Ebû Kılabe diyor ki: "Resûlüllah buyurdu ki: 'Bana Tevrat’ın yerine 'Es-sebuttıval' verildi. Zebur’un yerine 'Elmesani' verildi. İncil’in yerine 'Elmîûn' verildi. Ve ben mufassal surelerle üstün kılındım.'"
Abdullah b. Mes’ud demiştir ki: "Et-tıval olan sureler Tevrat gibidir. Elmîûn olan sureler İncil gibidir. El-mesaniler Zebur gibidir. Kur’an’ın diğer bölümleri ise (diğer semavi kitaplardan) fazladır." (Darimi, K. el-Fadail el-Kur’an b. 17)
Taberi bu surelerin hangi sureler olduklarını şu şekilde zikretmiştir:
I- "Es-sebuttıval": Said b. Cübeyr’e göre bu sureler Bakara, Âl-i İmran, Nisa, Maide, En’am, A’raf ve Yunus sureleridir. Abdullah b. Abbas’tan da bu görüşü destekler mahiyette bir görüş zikredilmiştir. Bu da şu görüştür: Yezid el-Farisi diyor ki: "Abdullah b. Abbas, Osman b. Affan’la şunları konuştuğunu anlattı. 'Ben Osman b. Affan’a dedim ki: Mesanilerden olan Enfal suresini ve Miin’den olan Tevbe suresini yan yana getirmenize ve aralarına besmele yazmanıza ve onların ikisini 'Sebutıval' arasına koymanıza sizi sevkeden sebep neydi?' Osman dedi ki: 'Öyle zamanlar olurdu ki Resûlüllah’a ayet sayısı çok olan sureler inerdi. Ona bir şey indiğinde yazanlardan bazılarını çağırır ve ona 'Bu ayeti şu ve şunların zikredildiği sureye yerleştir.' derdi. Enfal suresi Medine’de inen surelerin ilk inenlerindendir. Tevbe suresi de Kur’an’ın en son inen suresidir. Bunların her ikisinin de içerdikleri ayetlerin muhtevaları da birbirine benzemektedir. Ben öyle zannettim ki Tevbe suresi Enfal suresinin devamıdır. Resûlüllah bu surenin onun devamı olduğuna dair herhangi bir açıklama yapmadan vefat etti. Bu sebeple ben bu iki sureyi peş peşe koydum. Aralarına besmele yazmadım ve o ikisini Sebutıvalin arasına yerleştirdim.'"
Taberi diyor ki: "Nakledilen bu haber göstermektedir ki Enfal suresiyle Tevbe suresinin Sebutıvalden olup olmadığı Hz. Osman’a göre kesin olarak belli değildir. Abdullah b. Abbas da bunların Sebutıvalden olmadığını açıkça söylemektedir. Bu surelere 'Es-sebuttıval' 'Yedi uzun sure' denilmesinin sebebi ise bu surelerin Kur’an’ın diğer surelerinden uzun olmalarıdır."
2- El-Mîûn: Bu sureler Kur’an’ın ayetleri yüz kadar veya yüzü biraz aşkın yahut yüzden biraz eksik olan sureleridir.
3- El-Mesani: Bu sureler ise Mîûn surelerinin ayetlerinin sayısı bakımından daha altında olan surelerdir. Abdullah b. Abbas bir kısım surelere 'Mesani' denilmesinin sebebinin Allah Teâlâ’nın bunlarda misalleri, haberleri ve ibretleri arka arkaya zikretmesinden olduğunu söylemiştir. Said b. Cübeyr’e göre ise bu surelerde farzların ve cezaların peş peşe zikredilmesidir.
Başka bir kısım alimlere göre ise Kur’an-ı Kerim’in surelerinin hepsine de 'Mesani' denir. Diğer bir kısım insanlar ise 'Mesani' adının sadece Fatiha suresine ait olduğunu, bu surenin her rekatta tekrarlanması sebebiyle de kendisine bu adın verildiğini söylemişlerdir.
Taberi diyor ki: "İnşallah Nahl suresinin seksen yedinci ayetinde geçen 'Mesani' kelimesini izah ederken bu görüşleri zikredenlerin adlarını ve hangi görüşün tercihe şayan olduğunu bildireceğiz."
4- Mufassal: Bu surelere bu ismin verilmesinin sebebi aralarında besmelenin sıkça tekrar edilmiş olmasındandır.
**Surenin Manası**
Taberi diyor ki: "Kur’an’ın her bir suresine sure denilmiştir. Sure kelimesinin çoğulu süverdir. Sur, süver misallerinde olduğu gibi. Sure kelimesi bu şekliyle hemzesiz olarak okunduğunda asıl manası 'yükselme seviyelerinden belli derecede yükselme'dir. Şehrin çevresini kuşatan duvarlara 'sur' denilmesi de bu kabildendir. Sur kelimesinin 'belli bir seviyedeki yükseklik' manasına geldiğini Nâbiğa’nın şu şiiri de göstermektedir: 'Görmez misin ki Allah sana öyle bir sur verdi ki her kral onun altında debelendiğini görürsün.' İşte buradaki sur’dan maksat yüksek seviyedeki bir şereftir. 'Sur' kelimesi bazı alimler tarafından şeklinde hemze ile de okunmuştur. Buna göre 'sur' kelimesinin manası 'bölüm' demektir. Kur’an-ı Kerim’in surelerine bu ismin verilişi onlardan her birinin Kur’an’ın bir bölümü olmalarındandır. Çünkü kelimesinin asıl manası 'arta kalan' veya 'artık' demektir. Nitekim A’şa isimli şair kendisinden ayrılan ve kalbinde sevgisini bırakan bir kadına hitaben şöyle demektedir: 'O benden uzaklaştı. Kalbimde ise uzaklaşmasından meydana gelen devamlı bir acı bıraktı.' Bu şiirde 'bıraktı' diye tercüme edilen kelimesi kökünden gelmektedir."
**Ayetin Manası**
Taberi diyor ki: "'Ayet' kelimesinin Arap dilinde muhtemel iki manası vardır. Bu manalardan biri 'alamet' demektir. Ayetlere 'alamet' denilmesinin sebebi ise bunlardan her birinin kendilerinden önce ve sonra gelen ayetlerin tespitinde alamet olmalarıdır. Nitekim Allah Teâlâ şu ayet-i kerimesinde ayet kelimesini bu manada zikretmiştir: 'Meryem oğlu İsa şöyle dedi: 'Ey rabbimiz olan Allah’ım, gökten bize bir sofra indir ki bizden öncekilere de sonrakilere de bir bayram ve senden bir ayet (mucize) olsun.' (Maide, 5/114) Yani 'Senin bizim duamızı kabul ettiğine ve istediğimizi verdiğine dair bir alamet olsun.' demektir."
"Ayet" kelimesinin diğer bir manası da "kıssa" demektir. Nitekim bu hususta Ka’b b. Züheyr bir şiirinde şöyle demiştir: "Dikkat edin ikiniz de şu sataşana bir ayet (bir tebliğ) bildirin. O sözü söylerken uyanık mıydı yoksa uyuyor muydu?" Yani "Benden ona bir mektup ve bir haber verin." demektir. Kur’an’ın ayetlerine "kıssa" manasına gelen bu adın verilmesinin sebebi ise kıssaların birbirini takibederek zikredilmelerindendir.
Mekke’de nazil olmuştur, yedi ayettir.
1- Rahman ve rahim olan Allah’ın ismiyle.
2-4- Hamd, alemlerin Rabbi, merhamet eden, bağışlayan ve ceza gününün sahibi olan Allah’a mahsustur.
5- Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.
6-7- Sen bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil;
**Giriş**
Fatiha suresi yedi ayettir ve Mekke’de nazil olmuştur. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri nazil oldukları yer ve zamana göre "Mekki" ve "Medeni" diye ikiye ayrılırlar. Bu konuda çeşitli görüşler bulunmakla beraber çoğunluğun görüşüne göre yer ve zaman itibariyle nerede ve ne zaman nazil olurlarsa olsunlar, hicretten önce nazil olanlara "Mekki" yani "Mekke’de nazil olmuştur." Hicretten sonra nazil olanlara da "Medeni" yani "Medine’de nazil olmuştur." denir. Görüldüğü gibi bu ayırımda hicret olayı esas alınmıştır.
Mekki ve Medeni ayetler gerek muhteva gerekse diğer hususlarda bir kısım ayrı özellikler taşırlar. Bu özellikleri bilenler ayetin Mekki veya Medeni olduğunu anlarlar.
Mekki ayetler Allah’a eş koşmaya ve putperestliğe karşı yoğun bir hücum ifadesi taşırlar. İnsanları Allah tarafından gönderilen vahye, peygamberin davetine ve Allah’ın hidayetine çağırırlar. İnsanları kötülüklerden sakındırıp hayra yöneltirler. İnkarı, fıskı, isyanı, cehaleti, huy kabalığını, kalb çirkinliğini, katı sözlülüğü ve benzeri menfi davranışları çirkin gösterirken insanlara imanı, itaati, nizamı, ilmi, sevgiyi ve acımayı telkin ederler. Kalb ve dil temizliğini sevdirirler.
Mekki ayetler şekil bakımından kısa fakat mana bakımından çok vecizdirler. Kur’an-ı Kerim edebiyatın ve her çeşit söz sanatının ileri olduğu o dönemde bütün şair ve edipleri âciz bırakmıştır. Kur’an ayetlerinin bir benzerini kimse yapamamış ve onların anlamına yakın bir manayı da kimse bulup ifade edememiştir. Bunu şu ana kadar kimse yapamadığı gibi bundan sonra da yapamayacaktır.
Medeni ayetlere gelince: Bu ayetler teşri inceliklerinden, hükümlerin tafsilatından, medeni, cezai, iktisadi, siyasi hükümlerden bahsederler.
Devletler hukukundan, şahsi haklardan, ibadet ve muamelattan bahisle bu hususların nasıl yerine getirileceğini beyan ederler.
Medeni ayetler Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hıristiyanları İslam’a davet eder, onların batıl inançlarını reddederler. Onların daha önce gönderilmiş olan ilahi kitaplarda yapmış oldukları tahrifatı haber verirler.
Medeni ayetlerde muamelatla ilgili meseleler detaylı olarak anlatılır. Tarihte yaşamış ümmetlerin durumları beyan edilir. Bunların Allah tarafından gönderilen peygamberleri inkâr etmeleri sebebiyle başlarına gelen ilahi azaplar açıklanır. Onların başlarına gelen felaketleri ibret olarak ortaya koyar ve bu ayetler aynı hataya düşerek aynı korkunç akıbetle karşılaşmamız için bizi uyarırlar...
**Fatiha Suresinin İsimleri**
Fatiha suresinin birden çok ismi vardır. Bunları kısa olarak şöylece özetlemek mümkündür:
a- Fatiha veya El-Fatiha: "Açılacak bir şeyin veya yerin ilk açılan yeri veya okunup yazılacak bir şeyin evveli" demektir. Kur’an-ı Kerim’in tertibinde ilk sure Fatiha olduğu ve Kur’an’a bu sure ile başlandığı için bu sureye bu isim verilmiştir.
b- El-Hamd ve El-hamdülillah: Surenin birinci kelimesi "El-hamd" olduğu için veya sure Allah’a hamd etmeyi ihtiva ettiği için ona bu isim verilmiştir.
c- Ümmül Kitap: "Kitabın anası" demektir. Fatiha suresine bu ismin verilmesi bu surenin Kur’an’ın temel prensiplerini kapsamasındandır. Şöyle ki, surede Allah Teâlâ layık olduğu sıfatlarla anılmakta, kulların yalnız O’na kulluk etmeleri ve sadece O’ndan yardım dilemelerinin gerektiği bildirilmekte ve geçmişteki sapık ümmetlerin durumuna düşülmemesi öğütlenmektedir. Böylece bu surede genel prensipler zikredilmektedir. İşte bunun için bu sureye "Ümmül Kitap" ismi verilmiştir.
d- Ümmül Kur’an: "Kur’an’ın anası" demektir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "Elhamdülillah Ümmül Kur’an’dır, Ümmül Kitaptır ve Seb’ul Mesani’dir." (Tirmizi, K. Tefsir el-Kur’an Sûre 15, bab: 3, Hadis No: 3124)
e- El-Esas: Fatiha suresi Kur’an’ın temel prensiplerini kapsadığı için ona "Ümmül Kitap" dendiği gibi aynı sebepten dolayı "El Esas" da denilmiştir.
f- El-Vafiye: "Mükemmel" demektir.
g- El-Kâfiye: "Yeterli" demektir.
h- El-Kenz: "Hazine" demektir.
ı- Seb’ul Mesani: "Yedi ayet" veya "devamlı tekrar edilen yedi ayet" demektir. Bu konuda Hicr suresinin seksen yedinci ayetinde: "Şüphesiz biz sana yedi ayet olan namazlarda tekrar edilen Fatiha’yı ve yüce Kur’an’ı verdik." buyurulmaktadır.
i- Es-Salah: "Namaz suresi" demektir. Fatiha suresine bu isim de verilmiştir. Çünkü Fatihasız namaz yoktur. Resûlüllah (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde: "Fatiha’yı okumayan kişinin namazı olmaz." (Tirmizi, K. es-Salah, bab: 69, Hadis No: 247, bab: 116. Hadis No: 311) buyurmuştur.
Her farz namazda Fatiha’nın en az iki rekatta birer kere okunması vaciptir. Ancak Hanefi mezhebine göre cenaze namazında Fatiha okunmaz. Çünkü bu namaz tam anlamıyla bir namaz değil, ölen için dua mahiyetindedir.
j- Şükür: "Verilen nimetler karşısında o nimetleri vereni övmektir."
k- Dua: "Kulun Rabbinden istekte bulunmasıdır."
l- Şifa: Fatiha suresi manevi hastalıklara şifa mahiyetinde olduğu için ona bu isim de verilmiştir.
m- Ta’lim-i Mes’ele: "Dilek ve duada bulunmayı öğreten" demektir. Çünkü onda dilek ve temennilerin en büyüğü olan "Sen bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazaba uğrayanların ve sapanlarınkine değil." temennisi bulunmaktadır.
Taberi, Ebû Hureyre’nin Resûlüllah’tan Fatiha suresi hakkında şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Fatiha Ümmül Kur’an (Kur’an’ın anası), Dua, Fatihatül Kitap (Kitabın başlangıcı), Seb’ul Mesani (Tekrar edilen yedi)’dir." Taberi, Fatihatül Kitap’a denilmesinin sebebinin Kur’an-ı Kerim’in başında yazılması ve namazlarda ilk okunan ayet olması olduğunu söylemiştir. Taberi, Fatiha’ya "Ümmül Kur’an" denmesinin sebebinin de onun diğer surelerden önce zikredilmesi, yazılış ve okunuşta başta bulunması olduğunu söylemiştir. Zira Araplar bir kısım şeyleri altında toplayana veya bir kısım şeylerin önünde gelene o şeylerin "anası" derler. Mesela beyni altında toplayan kafa derisine "Ümmü Re’s" yani (Başın anası) demişler ve insanların altında toplandıkları ordunun sancağına da "Ümm" yani (Ana) adını vermişlerdir. Taberi, Fatiha’ya "Yedi" denilmesinin sebebinin onun yedi ayetten meydana gelmiş olduğu meselesi olduğunu söylemiştir. Fatiha bazı sahabe ve tabiinden ve Küfe halkının çoğunluğuna göre ayetiyle birlikte yedi ayettir. Medine halkının çoğunluğu ve diğer alimler ise Fatiha’nın besmelenin dışında yedi ayet olduğunu ve "En’amte aleyhim"den sonrasının yedinci ayet olduğunu söylemişlerdir.
Taberi, Fatiha’ya "Mesani" yani (ikilenen, tekrarlanan) denilmesinin sebebinin onun her nafile ve farz namazlarda tekrarlanması olduğunu, Hasan-ı Basri’nin de bu görüşte olduğunu zikretmiş ve Fatiha’ya "Mesani" denilmesinin Kur’an’ın tümüne ve diğer bazı surelerine "Mesani" denilmesine ters düşmeyeceğini söylemiştir. Zira Kur’an’ın diğer surelerine veya tümüne "Mesani" denilmesinin başkaca izahlarının da olduğunu söylemiştir.
**Fatiha Suresinin Muhtevası**
Bir ismi de "Ümmül Kur’an" yani (Kur’an’ın anası) olan Fatiha çok derin manalar ifade etmektedir. Onun ifade ettiği manaları tam anlamıyla kavrayabilmek oldukça güçtür ve onun yüceliğini ancak Cenab-ı Hak bilir.
Cenab-ı Hak bu sure-i celilede peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini gösteren delilleri bir arada zikretmeyi dilemiştir.
Fatiha suresindeki Allah’a hamd, onu yüceltme ve onu övme, Allah’ın büyüklüğünü ve hükümranlığını kullarına hatırlatmak içindir. Böyle bir hatırlatma yapılmıştır ki kullar Allah’ın lütufları karşısında O’nu ansınlar, nimetlerinden dolayı O’na hamdetsinler de Allah tarafından verilecek olan nimetlerin daha fazlasına layık olup O’nun tarafından verilecek olan sevaplara hak kazansınlar.
Fatiha suresinde Allah’ın kendisini tanıma nimeti verdiği ve itaat etmeye muvaffak kılma lütfunda bulunduğu kullarını zikretmesi ise kullar üzerinde bulunan dini ve dünyevi bütün nimetlerin Allah tarafından verildiğini kendilerine belirtmek içindir.
Onları zikretmiştir ki arzu ve isteklerini tapınılan diğer putlara ve ilahlara değil sadece Allah’a arzetsinler ve ihtiyaçlarını ancak O’ndan istesinler.
Yine Fatiha suresinde Allah’ın kendisine isyan edenlerin başlarına getirdiği felaketleri, emrine karşı çıkanlara verdiği cezaları zikretmesi ise kulları günah işlemekten sakındırmak, günah işledikleri takdirde cezadan kurtulamayacaklarını ihtar etmek ve onları bu hususta korkutmak içindir.
Aksi takdirde Allah onların başına daha önce helak olan diğer ümmetlerin başlarına gelen felaketleri getirir, onları da benzer cezalarla cezalandırır.
Sure-i celilede kendilerine nimet verilenler, gazaba uğrayanlar ve sapıklığa düşenlerden bahsedilmektedir. Bunlardan kendilerine nimet verilenler şüphesiz ki Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınan ve İslam’ın bütün vecibelerini yerine getiren inanmış müminlerdir.
Gazaba uğramış olanlar ise Yahudilerdir. Yahudiler Allah Teâlâ’nın kendilerine vermiş olduğu çok çeşitli nimetlere karşılık nankörlüklerinden vazgeçmemişler ve sonunda Cenab-ı Hakk’ın gazabını hak ederek çok kötü sonuçlarla karşılaşmış, büyük felaketler yaşamışlardır.
Dalalete/Sapıklığa düşenler ise Hıristiyanlardır. Cenab-ı Hak onlara kendi tarafından bir peygamber ve hak bir din gönderdiği halde onlar o gerçek dinin esaslarını tahrif etmek suretiyle Allah’a eş koşmuşlardır. Allah’ın kulu ve peygamberi olan Hz. İsa’ya "Allah’ın oğlu" demişler, annesi Hz. Meryem’e iftiralarda bulunmuşlardır. İşte ayet-i kerimede ifade edilen "sapıklar" da bunlardır.
**Fatiha Suresinin Fazileti**
Fatiha suresinin fazileti hakkında Peygamber Efendimiz’den şu hadis-i şerifler rivayet edilmektedir: Ebû Said b. el-Mualla diyor ki: "Ben mescitte namaz kılarken Resûlüllah beni çağırdı. Namazda olduğum için cevap veremedim. Namazı bitirdikten sonra dedim ki: 'Ey Allah’ın Resulü, ben namaz kılıyordum.' Resûlüllah da dedi ki: 'Allah 'Ey iman edenler, Allah’ın Resulü sizi kendinize hayat verecek şeylere davet ettiği zaman hemen Allah’ın ve Resulünün davetine icabet edin...' (Enfal, 8/24) buyurmuyor mu? Resûlüllah sözlerine devamla şöyle buyurdu: 'Sen mescitten çıkmadan önce ben sana öyle bir sure öğreteceğim ki o, Kur’an’ın en yüce suresidir.' Sonra Resûlüllah elimden tuttu ve mescitten çıkmak istedi. Ben de: 'Ey Allah’ın Resulü, sen bana 'Sana öyle bir sure öğreteceğim ki o, Kur’an’ın en yüce suresidir.' demedin mi?' diye sordum. Resûlüllah da şu cevabı verdi: 'O sure Elhamdülillahi Rabbil alemin’dir. O bana verilen Seb’ul Mesani ve Kur’an-ı Azim’dir.'" (Buhari, K. Tefsir el-Kur’an Sûre 1, bab: 1)
Peygamber Efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: "İmam (......) dediği zaman 'Amin' deyin. Kim böyle der de söylediği bu söz meleklerinkine rast gelirse onun geçmiş bütün günahları bağışlanır." (Buhari, K. Tefsir el-Kur’an Sûre: 1, bab: 2)
Diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle buyuruyor: "Hayatım kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, Allah ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne Zebur’da ne de Furkan’da (Kur’an’da) bu Fatiha’nın bir benzerini indirmiştir. O bana verilen Seb’ul Mesani ve Kur’an-ı Azim’dir." (Tirmizi, K. Fadail el-Kur’an bab: 1 Hadis No: 2875/Ahmed b. Hanbel, Müsned c 2, s. 357, 412)
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Bir gün Resûlüllah Cebrail ile birlikte otururken yukarıdan bir gıcırtı işitti. Cebrail başını yukarı doğru kaldırdı ve şöyle dedi: 'Bu bugün gökte açılan bir kapıdır. Bu kapı bu güne kadar hiç açılmamıştı. O kapıdan bir melek indi. Bu melek yeryüzüne inen bir melektir. Bir güne kadar hiç inmemişti. Melek selam verdi ve şöyle dedi: 'Senden önce hiçbir peygambere verilmeyen ve sadece sana verilen şu iki nurdan dolayı sana müjdeler olsun. Bunlar Fatihatül Kitap ve Bakara suresinin sonudur. Bunlardan okuduğun her harfin karşılığı mutlaka sana verilecektir.'" (Müslim, K. el-Müsafirin, bab: 254, Hadis No: 806/Nesai, K. el-İftitah, bab: 25)
Peygamber Efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde de şöyle buyuruyor: "Allah Teâlâ buyurdu ki: 'Ben benimle kulum arasında namazı (adına namaz denen Fatiha’yı) ikiye ayırdım. Kulum ne dilerse ona verilir.' Kul deyince Allah Teâlâ 'Kulum beni övdü' der. Kul deyince Allah Teâlâ 'Kulum beni övdü' der. Kul deyince 'Kulum beni yüceltti.' der. Diğer bir rivayette ise 'Kulum işleri bana teslim etti.' der. Kul deyince 'Bu benimle kulum arasında bir meseledir. Ona dilediği vardır.' der. Kul deyince 'Bu da kuluma ait olan bölümdür. Kulumun dilediği ona verilir.' der." (Müslim, K. es-Salah bab: 38 Hadis No: 395/Ebû Davud, K. es-Salat bab: 136, Hadis No: 821)
"Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım."
Ey Allah’ım, dinim hususunda bana zarar vereceğinden veya rabbime karşı yükümlü olduğum bir vazifemden beni alıkoyacağından korktuğum şeytanın şerrinden, yaratıklarına değil sadece sana sığınırım.
Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde müminlere insanlara karşı esnek davranmalarını emrederken şeytandan kesinlikle uzak olmalarını ve onun şerrinden kendisine sığınmalarını emretmiştir.
Cenab-ı Hak müminlerin insanlara karşı nasıl davranmaları gerektiğini beyanla buyuruyor ki: "Ey Resûlüm, sen af yolunu tut. İyiliği emret ve cahillere aldırma." (A’raf, 7/199) "Sen kötülüğü en güzel şekilde önle. Biz onların ne tür sıfatlar uydurduklarını çok iyi biliriz." (Mü’minun, 23/96) "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel şekilde önle. O zaman aranızda düşmanlık olan kimse sana sanki samimi bir dost gibi oluverir." (Fussilet, 41/34) "Kötülükleri iyilikle önleme hasleti ancak sabredenlere verilir. Bu ancak hayırdan büyük payı olanlara verilir." (Fussilet, 41/35)
Yine Cenab-ı Hak şeytanlara karşı nasıl davranılması gerektiğini beyan ederek şöyle buyuruyor: "Eğer şeytan tarafından sana bir vesvese gelirse Allah’a sığın. Şüphesiz ki Allah her şeyi çok iyi işiten ve çok iyi bilendir." (A’raf, 7/200) "Ey Resûlüm, de ki: 'Rabbim, şeytanların vesvesesinden sana sığınırım. Rabbim, yanımda bulunmalarından da sana sığınırım.'" (Mü’minun, 23/97-98) "Eğer şeytandan seni dürtecek bir vesvese gelirse hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O her şeyi işiten ve bilendir." (Fussilet, 41/36)
Şeytanın şerrinden kesinlikle kaçınılmasının emredilmesinin hikmeti, onun iyilikten anlamaz olması ve insanoğlunun helakinden başka bir şeye razı olmamasıdır. Halbuki insanlar aynı cins yaratıklar olmaları sebebiyle birbirlerine yakın ve birbirlerine karşı hoşgörülüdürler.
İşte bu sebepledir ki Allah Teâlâ Kur’an’ı okumaya başlarken şeytanın şerrinden kendisine sığınılmasını emretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Ey Peygamber, Kur’an’ı okumak istediğin zaman Allah’ın rahmetinden kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın." (Nahl, 16/98)
Bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’den de çeşitli hadis-i şerifler rivayet edilmektedir. Peygamberimiz bunlardan birinde şöyle buyuruyor: "Allah’ın huzurundan kovulmuş olan şeytanın dürtmesinden, gururlandırılmasından ve üflemesinden (vesvesesinden) her şeyi işiten ve bilen Allah’a sığınırım." (Ebû Davud, K. es-Salat, bab: 120, Hadis No: 775/Tirmizi, K. Mevakit-es-Salah, bab: 65. Hadis No: 242/İbn-i Mace, K. İkametüssalah bab: 2 HN 808)
Muaz b. Cebel diyor ki: "İki kişi Resûlüllah’ın yanında birbirlerine hakaret ettiler. Onlardan biri o derece kızdı ki ben onun öfkesinden burnunun patlayacağını zannettim. Bu durumu gören Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu: 'Ben bir kelime biliyorum ki o, bunu söyleyecek olsa öfkesi gidecektir.' Ben: 'O kelime nedir ya Resulallah?' diye sordum. O da: 'Ey Allah’ım, kovulmuş şeytanın şerrinden sana sığınırım.' demendir.' buyurdu." (Ebû Davud, K. el-Edeb, bab: 4 Hatlis No: 4780/İbn-i Mace, K. ed-Davaf, bab: 52 Hadis No: 3452)
Taberi diyor ki: "Arapçada şeytan, 'isyankâr ve azgın olan her cin, insan, hayvan ve diğer her şeye' denir. Nitekim Yüce Mevla bir ayet-i kerimesinde insanların da şeytanları bulunduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: 'Sana yaptığımız gibi her peygamber için de insan ve cin şeytanlarından düşmanlar yaratmıştık...'" (En’am, 6/112)
Hz. Ömer (r.a.) bir katıra (ata) binmiş, at çalımlı bir şekilde yürümüştür. Bundan dolayı Hz. Ömer onu dövmüş, at ise daha da çalımlı yürümeye başlamıştır. Bunun üzerine üstünden inmiş ve: "Beni bir şeytana bindirmişsiniz meğer. Kendimi tanımaz hale gelmeden ondan inmedim." (Yani onun üzerinde iken kendimi başka bir şekilde hissettim.) demiştir.
Taberi diyor ki: "Her şeyin isyankârına 'şeytan' denmesinin sebebi onun ahlak ve davranışlarının benzerlerinden farklı ve uzak olmasındandır. Zira 'şeytan' kelimesinin asıl anlamı 'uzak olan' demektir."
"'Er-racim' kelimesinin asıl manası 'atmak' demektir. Bu 'laf atma' veya 'taş atma' şeklinde olabilir. Şu ayet-i kerime Hz. İbrahim’in babasının İbrahim’i sözle taşlamasına bir misaldir: 'Babası: 'Ey İbrahim, ilahlarıma karşı çıkıp yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen yemin olsun ki seni taşlarım...' dedi.'" (Meryem, 19/46) Şeytana 'taşlanmış' sıfatının atfedilmesi onun Allah’ın göklerinden delip geçen ateşlerle kovulmasından olabilir.
Abdullah b. Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Cebrail, Muhammed’e ilk geldiğinde ona dedi ki: 'Ey Muhammed, de ki: Ben kovulmuş şeytanın şerrinden işiten ve bilen Allah’a sığınırım.'"
Yine de ki: "Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle."
Cebrail daha sonra şöyle dedi: "Ey Resûlüm, yaratan Rabbinin ismiyle oku." Abdullah b. Abbas diyor ki: "Allah’ın Cebrail’in lisanıyla Muhammed’e indirdiği ilk sure budur (Alak suresi). Allah, peygamberine yaratıklarına değil kendisine sığınılmasını emretmiştir."
"Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle."
Surelerin başında bulunan besmelenin Kur’an-ı Kerim’den bir ayet olduğu hususunda bütün alimler ittifak etmişlerdir. Zira besmele Neml suresinin otuzuncu ayetinde açıkça zikredilmiştir. Bu ayetle şöyle buyurulmuştur: "(Mektup Süleyman’dan geliyor ve orada 'Rahman ve Rahim olan) Allah’ın ismiyle' diye yazıyor.)"
Fakat besmelenin başında bulunduğu sureden bir ayet mi olduğu, yoksa sureden ayrı müstakil bir ayet mi olduğu, yahut da sadece Fatiha suresinin bir ayeti olup bu ayetin her sure başında tekrar mı edildiği, yoksa Neml suresinin bir ayeti olup diğer surelerin başında sureleri birbirinden ayırmak için mi yazıldığı hususları ihtilaflıdır.
İmam Şafii’ye göre besmele başında bulunduğu her sureden bir ayettir ve bunların tamamı Kur’an’da yüz on üç ayettir. Buna göre Fatiha’nın yedi ayetinden birincisi besmeledir. Bunun için Şafiiler namazda besmeleyi açıktan okurlar.
İmam Malik’e göre besmele sadece Neml suresinde geçen bir ayettir. Bunun dışında Fatiha’nın ve diğer surelerin başında teberrüken ve sureleri birbirinden ayırmak için yazılmıştır, o surelerden bir ayet değildir. Bu sebeple besmele namazda açık olarak da gizli olarak da okunmaz.
Hanefilere gelince: Onlara göre besmele müstakil bir ayettir. Surelerin başına o surelerden bir ayet değil, teberrüken ve sureleri birbirinden ayırmak için konmuştur. Besmelenin Fatiha gibi her rekatta okunması vacip değildir. Fakat gerek namazda gerek namaz dışında her mühim işin başında okunması sünnettir. Onun için namazın her rekatında kıraatin başında besmele okunur. Fakat ortasında okunmaz. Ancak besmelenin o sureden bir ayet olduğu anlaşılmasın diye namazda kıraatin başında açıktan değil gizli olarak okunur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) besmelenin fazileti hakkında şöyle buyuruyor: "Herhangi bir söze veya önemli bir işe Allah’ın adı anılmadan başlanırsa o iş neticesiz, güdüktür." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2, s. 359)
Taberi, besmelenin izahında şöyle diyor: "Zikri yüce ve isimleri mukaddes olan Allah Teâlâ, peygamberi Muhammed (s.a.v.)’e bütün işlerinin başında esma-i hüsna’sını yani güzel isimlerini zikrederek başlamayı öğretiyor. Bütün önemli işlerini ifa etmeden önce Allah’ın güzel isimlerini anmasını bildiriyor ve onu bu şekilde yetiştiriyor. Böylece peygamberini yetiştirdiği bu şekli bütün yaratıklarına bir sünnet kılıyor, onların da konuşmalarının, mektuplarının ve bütün işlerinin başında bu yolu takibetmelerini öğretiyor."
Taberi diyor ki: "'Bismillah'ın başındaki 'bi' cer edatı kendisinden önce bir fiilin bulunmasını gerektirdiğinden ve 'Bismillah'da da bu fiil zikredilmeyip söyleyenin kendisine bırakıldığından, 'Bismillah' diyen kişinin neyi kastettiği giriştiği işten ortaya çıkar. Şayet 'Bismillah' der de okumaya başlarsa 'Allah’ın adını anarak okumaya başlıyorum.' demek istediği anlaşılır. Şayet kalkarken veya otururken yahut başka bir iş yaparken 'Bismillah' diyecek olursa 'Allah’ın ismini anarak ayağa kalkıyorum.' veya 'Allah’ın ismini anarak şu işi yapıyorum.' demek istediği anlaşılır."
Taberi diyor ki: "Abdullah b. Abbas da besmeleyi bu şekilde izah etmiş ve şöyle demiştir: 'Cebrail Muhammed’e ilk geldiğinde o: 'Ey Rasûlüm, de ki: Ben kovulmuş şeytanın şerrinden işiten ve bilen Allah’a sığınırım.' Sonra Cebrail yine demiştir ki: 'Yine de ki: 'Bismillahirrahmanirrahim.' Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle.' Abdullah b. Abbas diyor ki: 'Cebrail: 'Ey Rasûlüm, Bismillah de.' derken ona şunu demek istemiştir: 'Rabbin olan Allah’ı anarak oku. Onu anarak ayağa kalk ve onu anarak otur.'"
Taberi diyor ki: "'Bismillah'ın manası 'Allah’ı güzel isimlerle isimlendirerek ve O’nu anarak şöyle şöyle yapıyorum.' demektir. Bu ayetin manası: 'Allah’ın ismiyle yardımlaşarak veya Allah’ın isminden yardım dileyerek şu işe girişiyorum.' demek değildir."
Taberi, "Allah" lafzının "ilah, ye'lehu, ilaheten" kökünden olduğunu, manasının da "kulluk yapmak, ibadet etmek" olduğunu, "Allah" lafzının ise "kendisine kulluk edilen ve kendisine ibadet edilen" demek olduğunu söylemiştir. Taberi, Abdullah b. Abbas’ın "Allah" lafzını "Bütün yaratıkların ilahı ve kendisine kulluk edilen" şeklinde izah ettiğini rivayet etmiştir.
(Er-Rahman, Er-Rahim) Taberi, bu iki sıfatın kökünden türetildiğini, aynı kökten türetilmelerine rağmen her bir sıfatın diğerinden farklı bir mana taşıdığını söylemiş ve bunu şöyle izah etmiştir: Arap dili yönünden "Rahman" kelimesi türetildiği köke "Rahim" kelimesinden daha uzaktır. Bir şeyi türetildiği köke daha uzak olan bir kelimeyle sıfatlandırmak onu daha fazla övmek veya yermek olur. "Rahman" kelimesi övme için kullanıldığından Allah Teâlâ’yı bu sıfatla vasıflandırmak "Rahim" sıfatıyla vasıflandırmaktan daha kuvvetlidir. Bu itibarla "Rahman"in manası "Rahim"den daha geniştir.
"Rahman" ile "Rahim" kelimelerinin manalarının farklı olduğunu beyan eden rivayetler yönünden de şunlar nakledilmektedir:
Azremî, "Rahman"ın manasının "bütün yaratıklara rahmet eden", "Rahim"in manasının ise "sadece müminlere merhamet eden" demek olduğunu söylemiştir.
Ebû Said el-Hudri, Resûlüllah (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Meryem oğlu İsa şöyle demiştir: 'Rahman âhirette ve dünyada merhamet edendir.' 'Rahim' ise 'Yalnız ahirette merhamet edendir.'"
Taberi bu iki rivayetin şu şekilde birleştirilebileceğini söylemiştir: "Rahman" kelimesi Allah’ın merhametinin umuma ait olduğunu, "Rahim" kelimesi ise Allah’ın merhametinin hususi bir mana da olduğunu ifade eder. Bu kelimeler böyle izah edilirse bu iki rivayet de bağdaştırılmış olur."
Allah Teâlâ’nın özel bir şekilde merhamet ettiğini ifade eden "Rahim" kelimesini sadece dünya veya sadece ahiret için yorumlamak mümkün olduğu gibi her ikisi için de yorumlamak mümkündür.
Allah Teâlâ’nın sadece dünyada mümin kullarına merhameti, onları iman etmeye, kendi emirlerine ve peygamberlerine itaat etmeye ve yasakladığı şeylerden kaçınmaya muvaffak kılmasıdır. Kâfirlere böyle bir lütufta bulunmamıştır.
Allah Teâlâ’nın sadece ahirette mümin kullarına merhameti ise nimetlerle dolu cennetleri ve ebedi kurtuluşu bahşetmesidir. Kâfirlere ve müşriklere böyle bir lütufta bulunmamıştır.
Allah Teâlâ’nın hem dünya hem de ahirette sadece müminlere lütfettiği şeylere misal olarak yukarıda zikredilen nimetler gösterilebilir.
Allah Teâlâ’nın umumi bir şekilde merhamet ettiğini ifade eden "Rahman" kelimesini de hem dünya için hem de ahiret için yorumlamak mümkün olduğu gibi sadece dünya veya sadece ahiret için yorumlamak da mümkündür.
Allah Teâlâ’nın dünyada hem mümin hem de kâfirlere olan umumi rahmetine misaller de pek çoktur. İnanan inanmayan bütün insanlara çeşitli rızıklar vermesi, onlara akıl nimetini bahşetmesi, vücut sağlığını bahşetmesi, bulutları yürüterek onlardan yağmur yağdırıp yeryüzünde çeşitli bitki ve gıdaları bitirmesi bu gibi lütuf ve merhametlerindendir. Bu hususta Allah Teâlâ: "Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız..." (Nahl, 16/18) buyurmuştur.
Allah Teâlâ’nın merhametinin ahirette umuma ait olacağına misal ise Allah Teâlâ’nın adalet ve yargılamasını bütün yaratıkları arasında eşit bir şekilde tatbik etmesidir. Allah Teâlâ bu hususta: "Şüphesiz ki Allah hiç kimseye zerre kadar zulmetmez. Yapılan iyilik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır ve yapana katından büyük bir mükâfat verir." (Nisa, 4/40) buyurmaktadır. Diğer bir ayette de "...Herkese kazandığı tamamen ödenecektir. Ve onlar zulme uğratılmayacaklardır." (Bakara, 2/281) buyurmaktadır.
Dehhak, Abdullah b. Abbas’ın "Rahman" ve "Rahim" sıfatlarını şu şekilde izah ettiğini rivayet etmiştir: "Rahman ve Rahim demek, merhamet etmeyi dilediğine nazik davranan ve yumuşak muamele eden demektir." Görüldüğü gibi Abdullah b. Abbas "Rahman"ı nazik davranmak istediğine nazik davranan, "Rahim"i de yumuşak muamelede bulunmak istediğine yumuşak muamele eden şeklinde izah etmiş ve bunların birbirlerinden farklı şeyler olduklarını açıklamıştır.
Ata el-Horasani ise "Rahman" ve "Rahim"i izah ederken şöyle demiştir: "Allah Teâlâ’nın özel isimlerinden biri olan 'Rahman' kendisinden koparılıp insanlara da söylenince, Allah Teâlâ kendisini rahman ve rahim sıfatıyla sıfatlandırmıştır." Ata bu sözüyle şunları söylemek istemiştir: "Rahman sadece Allah Teâlâ’ya mahsus olan bir sıfattı. Müseylimetül Kezzab Allah Teâlâ’nın bu sıfatını kendisine de takınca, bu defa Allah Teâlâ kendisini diğer yaratıklardan ayırdetmek için kendisinin 'er-Rahman' ve 'er-Rahim' olduğunu beyan etmiştir. Zira yaratıklar bu sıfatlardan sadece birini kendilerine takarlar, ikisini birden takmazlar. İşte Allah Teâlâ bu sıfatlarla diğer yaratıklardan ayırdedilmiş oldu."
Taberi diyor ki: "Anlayışı kıt olan bazı insanlar Arapların İslam’dan önce 'Rahman' kelimesinin ne demek olduğunu bilmediklerini söylemişler ve buna delil olarak ta müşriklerin Resûlüllah’a: '...Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğine mi secde edeceğiz?' derler. (Furkan, 25/60) şeklinde söyledikleri sözü göstermişlerdir. Aslında müşrikler inatlaşarak bildikleri şeyi duymadıklarını iddia ediyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: 'Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler peygamberi kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar...' (Bakara, 2/146) Evet, müşrikler Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu daha önceki kitaplardan bildikleri halde onu inkâr etmişler ve reddetmişlerdir. İşte Allah Teâlâ’nın 'Rahman' sıfatı da böyledir. Nitekim bazı cahiliye şiirlerinde de 'Rahman' kelimesi zikredilmiştir.
Taberi diyor ki: "Yine müfessirlerin tefsirlerini iyi bilmeyen, Selef-i Salihin’den nakledilen rivayetleri az bilen bazı kimseler 'Rahman' kelimesinin manasının 'merhamet sahibi' demek olduğunu, 'Rahim' kelimesinin manasının 'merhamet eden' demek olduğunu söylemişlerdir. Böylece 'Rahman' ile 'Rahim'in farklı şeyler olduğunu izah etmeye çalışmışlardır. Fakat bu sözlerin ardından bir kelimeden iki kelimenin türetildiğini ve kelimelerin lafızlarının farklı olmalarının buna müsait olduğunu söylemişlerdir. Böylece daha önce birbirlerinden farklı şeyler olduklarını izah etmeye çalıştıkları 'Rahman' ve 'Rahim'in aynı şeyler gibi olduklarını ifade eder olmuşlardır. Halbuki 'Rahman'ın 'merhamet sahibi' şeklinde 'Rahim'in de 'merhamet eden' şeklinde izah edilmeleri bunların farklılığını göstermektedir. Zira merhamet sahibi demek kendisinde merhamet bulunan ve merhamet kendisinde bir sıfat olan kimse demektir. 'Merhamet eden' demek ise 'gelecekte merhamet edecek olan' veya 'geçmişte merhamet etmiş olan' demektir ki bu merhamet sıfatının devamlılığını ve her zaman var olduğunu ifade etmez. Bu itibarla bu iki kelime lafızları başka manaaları aynı olan kelimeler değildir. Kendilerinin izahları da bunu göstermektedir."
Taberi diyor ki: "'Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle' ifadesinde önce 'Allah' kelimesinin zikredilip daha sonra da sırasıyla 'Rahman' ve 'Rahim' kelimelerinin zikredilmesinin sebebi şudur: Araplar bir şeyden haber vermek istediklerinde önce onun ismini zikrederler ki dinleyen kişi kimden bahsedildiğini bilsin. Daha sonra da o bildirilen şeyin sıfatlarını zikrederler ve o sıfatları da zikredilen şeye özgü olma derecesine göre sıralarlar. Durum besmelede de böyle olmuştur."
Allah Teâlâ sadece kendisine özgü olan "Allah" ismini diğer sıfatlarından önce zikretmiştir ki dinleyici hamd etmeyi ve yüceltmeyi kime yapacağını bilsin. İşte bu sebeple Allah Teâlâ önce "Allah" ismiyle başladı. Zira ilahlık ne isim takma yönünden ne de manası yönünden Allah’tan başka hiçbir varlığa izafe edilemez. Çünkü uluhiyetin manası "kendisine kulluk edilen" demektir. Allah’tan başka kimseye kulluk edilemez. Ayrıca Allah Teâlâ herhangi bir varlığa "Allah" denilmesini yasaklamıştır. "Allah" isminden sonra ise "Rahman" sıfatı zikredilmiştir. Allah Teâlâ yaratıklarının kendilerine bu ismi vermelerini de yasaklamıştır. Fakat yaratıklarından bazılarına "merhamet sahibi" demek mümkün olduğundan "Rahman" kelimesi "Allah" kelimesi kadar Allah’a özgü değildir. Bu itibarla besmelede ikinci olarak zikredilmiştir. "Rahim" kelimesi ise hem Allah Teâlâ’ya hem de yaratıklara atfedilebileceğinden üçüncü sıfat olarak zikredilmiştir. Hasan-ı Basri de "Rahman" sıfatının Allah’ın dışındaki varlıklara affedilmesinin caiz olmadığını zikretmiştir.