[Diyanet İşleri]Şeytanların Süleyman'ın hükümdarlığı hakkında söylediklerine uydular. Oysa Süleyman kafir değildi, ama insanlara sihri öğreten şeytanlar kafir olmuşlardı. Babil'de, melek denilen Harut ve Marut'a bir şey indirilmemişti. Bu ikisi "Biz sadece imtihan ediyoruz, sakın inkar etme" demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Halbuki bu ikisinden, koca ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Oysa Allah'ın izni olmadıkça onlar kimseye zarar veremezlerdi. Kendilerine zarar verecek, faydalı olmayacak şeyler öğreniyorlardı. And olsun ki, onu satın alanın ahiretten bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi!
Metin günümüz Türkçesine sadeleştirildi, hata bulunabilir.
Taberî Tefsiri
Tefsire çift tıklayarak hızlıca not ekleyebilir, metin seçerek vurgu yapabilirsiniz.
Onlar, Şeytanların Süleyman’ın mülkü hakkında uydurduklarını okuduklarına tabi oldular. Oysa Süleyman inkâr etmemişti; fakat o Şeytanlar inkâr etmişti. İnsanlara sihri ve Babildc, Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen şeyi öğretiyorlardı. Halbuki bu iki melek: “Biz sadece bir imtihan aracıyız, sakın inkâr etme.” demedikçe kimseye bir şey öğretmiyorlardı. Fakat insanlar bu meleklerden, eşleriyle aralarını açacak şeyler öğreniyorlardı. Allah’ın izni olmadıkça bu sihir kimseye zarar veremezdi. Onlar, kendilerine zarar verecek, faydasız şeyler öğreniyorlardı. O sihri satın alan kişinin ahirette bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kadar kötüdür, keşke bilselerdi.
Yahudi bilginleri, Şeytanın Süleyman’ın iktidarı hakkında uydurup rivayet ettikleri sihire tabi oldular. Oysa Süleyman sihir yapmamış, zaten onu öğrenmemişti; o bir sihirbaz değildi. Çünkü sihir yapmak kâfirliktir. Fakat Şeytanlar, insanlara sihri öğretmeleri nedeniyle kâfir olmuşlardı. İnsanlara sihri öğretip onu yaydılar; bu kişiler Şeytanlardı. Süleyman değildi. Yine Yahudiler, Babil şehrinde bulunan Harut ve Marut adlı iki meleğe indirilen sihire tabi oluyorlardı. Halbuki bu iki melek, kimseye bu sınırın bir imtihan ve bela olduğunu, onu öğrenmenin ve onunla işlem yapmanın yasak olduğunu önceden söylemeden öğretmiyorlardı. Fakat insanlar bu iki meleğin öğrettiklerini, eşleriyle aralarını açacak, onları birbirinden ayıracak sihir olarak öğreniyorlardı. Gerçekte ise bu sihirle kimseye zarar veremezlerdi; ancak Allah’ın zarar görmesini takdir ettiği kimseler müstesna. Bu kişiler, dinlerine zarar verecek ve ahiretlerine hiçbir faydası olmayacak sihri öğreniyorlardı. O sihrin ahirette kendilerine hiçbir faydası olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Bu sihri öğrenmenin karşılığında kendilerini satmak ne kadar kötüdür, bunu da bilselerdi.
Âyet-i Kerime’nin başında “Onlar” şeklinde zikredilen zamirden maksat:
a) Süddi, Rebi’b, Enes ve İbn-i Zeyd’e göre, Resûlullah’ın hicret ettiği Medine çevresinde yaşayan Yahudi hahamları ve bilginleridir. Resûlullah onları Müslüman olmaya davet ettiğinde, onlar Tevrat’a dayanarak tartışmaya giriştiler. Ancak Tevrat ayetleri, Hazreti Muhammed’e uymayı emreden yönüyle Kur’an ayetleriyle aynı olduğundan, bu kez Yahudiler Tevratı bırakıp Şeytanların Süleyman’ın mülkü hakkında uydurduğu yazılara dayanarak Resûlullah’a karşı çıktılar. Âyet-i Kerime, bu Yahudilerin gerçek yüzünü gösterir. Şeytanların uydurduğu şeyler hakkında Süddi şöyle diyor: “Şeytanlar göklere tırmanıyor, orada meleklerin konuştuğu yerlerde oturup bekliyorlardı. Melekler yeryüzünde meydana gelecek ölümler, yağmurlar vb. şeyleri konuşunca, Şeytanlar bunları dinleyip yeryüzündeki kâhinlere ulaştırıyor, kâhinler de insanlara anlatıyordu; insanlar da olayların, kâhinlerin anlattıkları gibi gerçekleştiğini görüyordu. Şeytanlar, kâhinlerin kendilerine güvendiklerini görünce yalan söylemeye başladı, meleklerden duyduklarına başka şeyler ekliyor, her kelimeye yetmiş kelime katıyorlardı. İnsanlar bu sözleri yazarak kitap hâline getirdiler. İsrailoğulları arasında cinlerin gaybını bildikleri haber yayılmıştı. Bunun üzerine Hazreti Süleyman her tarafa insan gönderip bu konudaki kitapları toplattı, bir sandığa koyup tahtının altına gömdü. Hiçbir Şeytan, Hazreti Süleyman’ın tahtına yaklaşamıyordu; yaklaşan yanıyordu. Hazreti Süleyman, “‘Şeytanlar gaybı biliyor’ diyenin boynunu vurun” demişti. Süleyman vefat etti, bu durumu bilen âlimler de zamanla yok oldular. Sonra başka nesiller geldi. Şeytan insan suretine girerek bu insanlara yaklaştı ve “Size yiyip bitiremeyeceğiniz bir hazineyi göstereyim mi?” dedi. İsrailoğulları “Evet” dediler. Şeytan “O hâlde Süleyman’ın tahtının altını kazın” dedi, kendisi de yeri gösterdi ve bir kenarda durdu. “Yaklaş” dediklerinde “Hayır, ben burada önünüzde bulunacağım. Şayet o defineyi bulamazsanız beni öldürün” dedi. İsrailoğulları tahtın altını kazdılar, insanların yazdığı kitapları buldular. Şeytan onlara “Süleyman, insanları, şeytanları ve kuşları bu sihirlerle kontrol altına almıştı” dedi ve kayboldu. Bunun üzerine İsrailoğulları arasında “Süleyman sihir yazdı” görüşü yayıldı. Bu kitaplara inandılar. Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) geldiğinde bu kitaplara dayanarak onlarla tartışmaya giriştiler. İşte ayet-i kerime bu olayı anlatmaktadır.
b) İbn-i Cüreyc ve İbn-i İshak’a göre, ayet-i kerime’nin başında geçen “Onlar” kelimesi, Hazreti Süleyman döneminde yaşayan Yahudileri ifade eder. O dönemde Şeytanlar, Yahudilere sihir öğretmiş ve onlar da bu sihire uymuşlardır. Ayet-i kerime o günün Yahudilerini zikretmektedir. İbn-i İshak şöyle diyor: “Şeytanlar, Davut (aleyhisselam)’un oğlu Süleyman’ın ölümünü öğrenince çeşitli sihirleri yazmaya başladılar, bunları kitap hâline getirdiler, üzerine Hazreti Süleyman’ın mühürünü koydular ve şöyle yazdılar: ‘Bu yazılar Davudoğlu, Kral Süleyman’ın arkadaşı Berhiya oğlu Asıf’ın ilmi hazineleridir.’ Sonra bu kitabı tahtın altına gömdüler; İsrailoğulları daha sonra bu kitabı çıkardı, okuyunca ‘Davudoğlu Süleyman işte bunlarla bu hallere erişmiştir’ dediler. İnsanlar arasında sihir yaydılar, hem kendileri öğrendiler hem de başkalarına öğrettiler. Sihir, Yahudilerde olduğu kadar hiçbir ümmette yaygın değildi. Kur’an, Hazreti Muhammed’e inip onun da Hazreti Süleymanı peygamber olarak sayması üzerine Medine’deki Yahudiler “Muhammed’in söylediklerine hayret etmiyor musunuz? O, Davudoğlu Süleyman’ın peygamber olduğunu zannediyor. Halbuki o sadece bir sihirbazdı” dediler. Allah bu ayeti indirerek onlara cevap verdi.”
Taberi, bu görüşlerden birincisinin tercih edilebilir olduğunu, ayet-i kerimenin Resûlullah’ın döneminde yaşayan Yahudileri kınadığını, çünkü onların Resûlullah’a karşı çıktığını ve bu yüzden ayete muhatap olduklarını belirtmiştir. Ayrıca atalarının izlerini takip eden insanlara, atalarının işlediği suçları onların da işlediğini söylemek, Arapça’da kullanılan bir üslup şeklidir. Bu bakımdan ayetin sadece geçmişteki Yahudileri zikrettiğini söylemek delilsiz bir iddiadır.
Ayet-i kerimede “tabi oldular” olarak çevrilen kelime, Arapça’da “okuma” ve “tabi olma” anlamlarına gelir. Mücahid, Katade, Atâ ve Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bir görüşe göre burada “okuma” anlamı vardır. Bu yorumla ayetin açıklaması şöyledir: “Yahudiler, Şeytanların Süleyman’ın mülkü hakkında insanlara okudukları ve öğrettikleri sihirlere uydular.”
Abdullah b. Abbas ve Ebû Rezin’den nakledilen başka bir görüşe göre ise burada “tabi olma” anlamı vardır. Bu yorumla ayetin anlamı: “Yahudiler, Şeytanların Süleyman’ın mülkü hakkında uydukları ve uyguladıkları sihirlere tabi oldular.” Taberi, ayet-i kerimenin mutlak ifadesinin her iki görüşü de kapsadığını, Şeytanların sihri hem insanlara öğretmiş olabileceklerini hem de kendilerinin bizzat sihir yapmış olabileceklerini belirttiğini söylemiştir.
Ayet-i kerimede “Oysa Süleyman inkâr etmemişti fakat o Şeytanlar inkâr etmişlerdi” ifadesi bu şekilde açıklanır.
Taberi şöyle diyor: “Bu ayetin bu kısmı, önceki bölümüyle şu şekilde bağlantılıdır: Yahudiler, Allah’ın haram kıldığı sihri, şeytanların telkiniyle öğrendikleri halde bunu bilmeyen halka, sihri Süleyman’dan öğrendiklerini ve bu yüzden caiz olduğunu söylüyorlardı. Böylece Hazreti Süleyman’ı sihirbazlıkla itham edip onu inkârcılıkla suçluyorlardı. Allahü Teâlâ bu ayette, Hazreti Süleyman’ın sihirle ilgisi olmadığını, dolayısıyla inkârcılığa düşmediğini, aslında sihri yayarak inkârcılığa düşenlerin şeytanlar olduğunu ve Yahudilerin Hazreti Süleyman’a iftira attığını bildirmiştir. Bu nedenle ayetin bu bölümü, Yahudilerin şeytanların söylediklerine uymadığını ifade eden bölümle uyumludur. Nitekim Said b. Cübeyr, Ebû Miclez, Katade, Mücahid, Şehr b. Havşeb, İbn-i İshak ve Abdullah b. Abbas’ın bu konudaki rivayetleri, ayetin bu kısmını anlatmaktadır.
Said b. Cübeyr, Katade, Mücahid, Şehr b. Havşeb ve İbn-i İshak şöyle bildiriyor: Şeytanlar sihirle ilgili yazılar kaleme almış, Hazreti Süleyman da bunları toplatıp tahtının altına gömdürmüş. Daha sonra şeytanlar bu yazıları çıkarıp insanlara yaymış ve Hazreti Süleyman bu sihirler sayesinde bazı varlıkları kendi kontrolüne almış. İnsanlar da bu yalanlara inanmış.
Abdullah b. Abbas’tan bu konuda Said b. Cübeyr’in naklettiği görüş şudur: Hazreti Süleyman, hanımlarından biri olan Cerâde’ye çok sevgi besliyormuş ve onun akrabalarına iyilik yapmak istiyormuş. Bu amaçla Allah onu bir imtihana tabi tutmuş. Hazreti Süleyman tuvalete gittiğinde ya da cinsel ilişkiye girdiğinde mühürünü Cerâde’ye veriyormuş. Bir gün şeytan, Süleyman kılığına girerek Cerâde’ye “Mühürümü ver bana” demiş. Cerâde mühürünü vermiş. Şeytan onu parmağına takınca diğer şeytanlar, cinler ve insanlar onun itaatine girmiş. Süleyman mühürünü istediğinde Cerâde ona “Sen Süleyman değilsin, sen yalancısın” demiş. Süleyman bu durumu kendisi için bir imtihan olarak anlamış. O günlerde şeytanlar, içinde sihir ve inkârcılık bulunan bir kitap yazmışlar. Bu kitabı Süleyman’ın tahtının altına gömmüşler, sonra çıkarıp insanlara okumuş ve “Süleyman bu yazılarla insanlara galip geliyor” demişler. Bunun üzerine insanlar Süleyman’dan uzaklaşmış, onu inkârcılıkla suçlamış. Allahü Teâlâ bu ayeti indirerek Hazreti Süleyman’ın suçsuz olduğunu ortaya koymuş.
Ebû Miclez ise bu konuda şöyle rivayet eder: “Hazreti Süleyman, bütün canlı varlıklara dokunmayacağına dair bir söz almıştı. Bir insan bir varlıktan kötülük görür ve o varlığın Hazreti Süleyman’a verdiği sözü hatırlatırsa, o varlık o kişiye dokunmazdı. İnsanlar şiir ve sihir gibi şeyleri gördükçe ‘Süleyman işte bunu yapıyordu’ demeye başlamışlar. Allahü Teâlâ bu ayeti indirerek Hazreti Süleyman’ın sihir ve benzeri şeylerle hiçbir ilgisi olmadığını beyan etti.”
Taberi tekrar şöyle diyor: “Sinirin varlığı Hazreti Süleyman zamanında ortaya çıkmamıştır. Ayetler, Firavun’un sihirbazlarından ve Hazreti Nuh’un kavminin onu sihirbazlıkla suçlamasından bahseder. Yahudilerin, şeytanların uydurduğu sihirlere tabi oldukları zikredilir; bu, Hazreti Süleyman’ı Yahudilerin ithamlarından temize çıkarmak içindir. Sinirin, Hazreti Süleyman döneminde başladığını iddia etmek amaç değildir.”
Müfessirler, bu ayette geçen “deki” kelimesini farklı şekillerde yorumlamışlardır.
Abdullah b. Abbas ve Rebi’ b. Enesten naklettiği rivâyete göre “deki” olumsuzluk edatıdır. Bu yoruma göre ayetin anlamı şöyledir: “Bâbilde Harut ve Marut adlı iki meleğe bir şey indirilmemiştir.” Yahudiler, şeytanların Süleyman’ın mülkü hakkında söyledikleri sihre tabi olmuşlardır; fakat Süleyman inkâra düşmemiştir. Allah, sihri iki melek (Cebrail ve Mikâil) üzerinden indirmemiştir; şeytanlar ise inkâra düşmüşlerdir. Babil’de insanlara sihir öğretiyorlardı; özellikle Harut ve Marut adlı iki kişiye öğretiyor, onlar da başkalarına öğretiyorlardı.
Abdullah b. Mes’ud, Katade, Süddi, İbn-i Zeyd ve Ali b. Eni Talha’nın Abdullah b. Abbas’tan naklettiği görüşe göre “deki” bağlaçtır. Bu yoruma göre ayetin anlamı: “Yahudiler, şeytanların Süleyman’ın mülkü hakkında söyledikleri sihri, Babil şehrinde Allah’ın Harut ve Marut adlı iki meleğe indirdiği sihirle karıştırmışlardır. Aslında Süleyman inkâra düşmemiş, şeytanlar ise düşmüşlerdir. İnsanlara sihir öğretiyorlardı. Kendilerine sihir indirilmiş iki melek, ‘Biz sadece bir imtihan vesilesiyiz, inkâra düşmeyin’ demedikçe kimseye sihir öğretmezlerdi.” Bu açıklamaya göre Allah, Harut ve Marut adlı iki meleğe sihir bilgisini indirmiştir. Bu görüşü benimseyen alimler, Allah’ın haram olan sihiri meleklere indirmesinin bir sakınca olmadığını, çünkü hayır da şer de Allah’ın yarattığı şeyler olduğunu savunmuşlardır. Onlar, Allah’ın zina, hırsızlık gibi günahları insanlara tanıttıktan sonra yasaklaması gibi, sihiri de insanlara tanıttığını ve “Sihiri öğrenmek haram değil, yapmak haramdır” demişlerdir.
Mücahid, burada “ki” bağlacının anlamı olduğunu, ancak şeytanların insanlara öğrettikleri sihrin genel bir sihir, meleklerin ise insanlara öğrettikleri sihrin ise eş ve eş arasını açma özelliği taşıyan bir sihir olduğunu belirtmiştir.
Kasım b. Muhammed ise burada “nın” olumsuzluk edatı da olabileceğini, bağlaç da olabileceğini söylemiştir.
Taberi, bu görüşlerden ikinci olanın daha doğru olduğunu, “...”nın “...” anlamına geldiğini, gökten Harut ve Marut adlı iki meleğe sihir indirildiğini ve bu meleklerin insanları uyardıktan sonra onlara sihir öğrettiklerini ifade etmiştir. Taberi, burada “...”nın olumsuzluk olarak kabul edilmesi durumunda iki ihtimalin ortaya çıkabileceğini, fakat bu ihtimallerin de uygun olmadığını belirtmiştir.
a) İki meleğin Harut ve Marut olduğu söylenebilir; fakat onlara sihir indirilmediği ileri sürülürse, ayetin devamındaki “O iki melek, biz sadece bir imtihan vasıtasıyız, sakın inkâr etme” ifadesi anlamsız kalır.
b) Veya Harut ve Marut, şeytanların kendilerine sihir öğrettiği kişiler olarak kabul edilebilir. Bu durumda, Harut ve Marut iki melek olarak kabul edilirse, onların şeytanlardan sihir öğrenip inkâra düşmüş olmaları gerekir ki bu meleklere yakışmaz. Ayrıca onların insanlara “Sakın inkâra düşmeyin” şeklinde uyarı yapmaları da bu iddiayı çürütür. Ya da Harut ve Marut, şeytanların kendilerine sihir öğrettiği iki insan olarak kabul edilirse, onların ölümüyle sihir sona ermelidir; fakat sinirin varlığı devam ettiğinden bu varsayım da reddedilir. Dolayısıyla olumsuzluk eki olmadığı ve başlangıç bağlacı olduğu ortaya çıkar.
Harut ve Marut: Ayette geçen Harut ve Marut’un kim olduklarıyla ilgili çeşitli rivayetler anlatılmıştır. Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, Hazreti Ali, Kâbul Ahbar, Süddi, Reb’ b. Enes ve Mücahid’den nakledilen bu rivayetlere göre, ikisi de melektir. Yeryüzüne indirilmiş ve insanlara sihir öğretme cezası almışlardır. Bu cezanın nedeni şudur: Tüm melekler günah işleyen insanları kınamıştı. Allah’tan, içlerinden iki melek seçip yeryüzüne göndermelerini istemişti. Seçilenler Harut ve Marut’tu. Bu melekler, insanlar arasında hüküm verirken bir kadına iltimas etmiş, güzelliğinden etkilenerek günah işlemişlerdi. Bunun üzerine onlara ya dünya hayatında ya da ahirette azap çekecekleri bildirilmişti. Melekler, dünya hayatının geçici olduğunu düşünerek dünyada cezalandırılmayı, ahirette ise cezalandırılmamayı tercih ettiler. Bu yüzden Babil’de hapsedilip orada insanlara sihir öğretmekle cezalandırıldılar. Onlar, “Biz sadece bir imtihan aracıyız. Sakın inkârcılığa düşmeyin.” dedikten sonra sihri öğretmeye başladılar; bu sihir, kişiyi eşinden ayırma gibi en kötü sonuçları da içeriyordu.
Bu konuda Abdullah b. Abbas şöyle özetler: “Bir zaman Allah, melekler için göğü açtı. Onlar, insan oğullarının yeryüzünde ne yaptıklarını izlediler. Melekler, insanların günah işlediğini görünce, ‘Ey Rabbimiz, bunlar senin bizzat elinle yarattığın, melekleri kendisine secde ettirdiğin ve her şeyin ismini ona öğrettiğin insan oğulları. Günah işliyorlar.’ dediler. Allah da, ‘Dikkat edin, siz de onların yerinde olsanız aynı şeyleri yaparsınız.’ buyurdu. Melekler, ‘Seni tenzih ederiz, bunları işlemek bize yakışmaz.’ dediler. Bunun üzerine Allah, içlerinden yeryüzüne inecek bazı melekleri seçmelerini emretti. Onlar Harut ve Marut’u seçtiler. Harut ve Marut yeryüzüne indirildi. Onlara Allah’a ortak koşma, hırsızlık, zina, içki içme ve Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıyma dışındaki her şey helal kılındı. Çok geçmeden (bazı rivayetlere göre indirildikleri akşam olmadan) “Bizaht” adlı güzel bir kadın musallat oldu. Bu kadını görünce kendilerini ona kaptırdılar ve ona çirkin bir iş teklif ettiler. Kadın, ‘Hayır olmaz. Ancak Allah’a ortak koştuk, içki içtik, adam öldürdük ve puta secde ettik.’ dedi. Harut ve Marut, ‘Biz Allah’a asla ortak koşmayız.’ dediler. Biri diğerine, ‘Sen yine kadına bir bak.’ dedi. Kadın, ‘Hayır olmaz. Ancak içki içerseniz olur.’ dedi. Harut ve Marut içki içtiler, sarhoş oldular. O sırada yanlarına bir dilenci geldi. Durumlarının ortaya çıkmasından korkarak dilenciyi öldürdüler. Bu günahları gördükten sonra Allah tekrar göğü melekler için açtı. Melekler, ‘Ey Rabbimiz, seni tenzih ederiz, sen bizden daha iyisin.’ dediler. Allah, Davudoğlu Süleymana vahiy göndererek Harut ve Marut’un dünya ya da ahiret azabından birini seçmelerini bildirdi. Harut ve Marut dünya azabını seçti. Böylece topuklarından boyunlarına kadar bağlanıp Babil’de yaşamaya zorlandılar ve insanlara sihir öğretme görevi verildi.
Yukarıda bahsedilen rivayetlerde, meleklere musallat olan kadının “Zühre” yıldızı olduğu ve Allah’ın bu yıldızı kadın hâline getirerek Harut ve Marut’u imtihan ettiği de anlatılır. Harut ve Marut hakkında Taberi’nin de başka rivayetleri olsa da, hepsinin ortak noktası Abdullah b. Abbas’tan nakledilen rivayette toplanmıştır; bu yüzden bu rivayetle yetinilmiştir.
BÂBİL: Babil şehri, Süddi’ye göre “Denbâvend” adlı bölgede yer alır. Urve b. Zübeyr’in Hazreti Âişe’den naklettiği başka bir rivayete göre ayette geçen Babil, Irak’taki Babil’i kastetmektedir. Keldanilerin başkenti olan bu şehir, Bağdat’ın yaklaşık 90 km güneyinde, Nemrut tarafından yaptırılmıştır. Birçok hükümdarın eline geçtikten sonra harap olmuştur.
SİHİR: Müfessirler, sihirin ne olduğu, etkisinin olup olmadığı ve derecesi konusunda farklı görüşler ortaya koymuşlardır.
a) Bazılarına göre sihir, sihirbazın yaptığı aldatmalar, hokkabazlıklar ve hilelerdir. Bu hileler, büyülenen kişinin nesneyi gerçek hâlinden farklı algılamasına yol açar. Örneğin, susayan birinin suyu su zannetmesi, gemideyken çevredeki dağların ve ağaçların gemiyle birlikte hareket ettiğini sanması gibi. Büyülenen kişi hayallere kapılır, nesneyi gerçek şeklinin dışında algılar. Bu görüşteki âlimlere göre sihirbaz, nesnenin hakikatini değiştiremez; denizi karaya çeviremez, Allah’ın yarattığı bir varlığı sihirle kontrol edemez. Sihirbaz yalnızca başkalarının yaptığı şeyleri taklit eder, fakat büyülediği kişileri etkileyerek yaptıklarını gerçek gibi gösterir. Bu bakış açısına göre sihir hayalden ibarettir; şu hadislerden anlaşılmaktadır: “Sihirbazlar ‘Ey Musa, ya sen at, ya da önce atan biz olalım’ dediler.” “Musa ‘Hayır, siz atın’ dedi.” Bir anda onların ipleri ve değnekleri, sihirleri sayesinde Musa’ya hareket ediyormuş gibi göründü. (Tâhâ sûresi, 20/65‑66)
Hazreti Âişe (radıyallahü anhâ) şöyle anlatır: “Resûlullah’a sihir yapıldı; o, yapmadığı bir şeyi yapmış zannetti. Bir gün benim yanımdayken Allah’a çokça dua etti ve şöyle dedi: ‘Ey Âişe, hissettin mi? Allah bana neden şifa bulacağımı bildirdi.’ (Dedim ki: ‘Ey Allah’ın Resulü, bu nedir?’) Resûlullah şöyle cevap verdi: ‘Yanıma iki kişi geldi. Biri baş ucuma, diğeri ayak tarafıma oturdu. Biri diğerine, “Bu adamın ağrısı nedir?” diye sordu. Diğeri, “Kendisine büyü yapılmış.” dedi. Resûlullah, “Kim büyü yaptı?” diye sordu. Diğeri, “Züreyk oğulları Yahudilerinden Lebid b. El‑Asam yaptı.” dedi. “Ne ile yaptı?” diye sordu. Diğeri, “Tarak, tarak dişinde kalan saçlar, burmanın erkek tomurcuğunun kapçığı ile yaptı.” dedi. “Şimdi onlar nerede?” diye sordu. Diğeri, “O, Zicrvan kuyusunda.” (Başka bir rivayette Zervan kuyusu olarak geçer.)” (Buhârî, K. Bed’ül‑Hâlik, bab: 11; K. et‑Tıhâ, bab: 50).
Diğer bir grup âlim, sihirbazın yaptığı sihirle bazı nesneleri başka bir şekle dönüştürebileceğini, yok olan şeyleri ortaya çıkarabileceğini ve bir insanı başka bir varlığa çevirebileceğini söyler. Bu görüşlerini, “...İnsanlar bu meleklerden, kişi ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı...” ayetine delil olarak gösterirler. Şayet sihirbaz, sihriyle bir şey yapma gücüne sahip olmasaydı, insanlar meleklerden, kişi ile karısının arasını ayıracak şeyleri nasıl öğrenmiş olurdu? Bu görüştekiler, sihrin etkileyici olduğuna delil olarak Urve b. Zübeyr’in Hazret-i Âişe’ye naklettiği ve özetle anlatmaya çalıştığımız kıssayı da zikretmişlerdir. Hazret-i Âişe (radıyallahü anhâ) şöyle der: “Dûmetül Cendel halkından bir kadın, Resûlullah’ın vefatından sonra geldi ve kendisinin yapmadığı bir sihir hakkında Resûlullah ile konuşmak istediğini söyledi. Ancak Resûlullah’ı bulamayınca ağlamaya başladı. Ben ona acıyor ve teselli etmeye çalışıyordum. O ise ‘Ben helak olduğumdan korkuyorum’ diyordu. Kadın başından geçenleri şöyle anlattı: ‘Kocam vardı, bir ara yanımda değildi. O sırada yanımda bir kadın belirdi. Kocamı ona şikâyet ettim. Kadın bana “Eğer dediklerimi yaparsan, onu sana getiririm” dedi. O gece katini iki siyah köpekle yanımda geldi. Birine bindi, birine ben. Birden Babil şehrinin kapısında bulduk kendimizi. Orada ayakları bağlı iki adam vardı. Bana “Seni buraya getiren neydi?” dediler. Ben de “Sihir öğrenmek” dedim. Onlar “Biz sadece bir imtihan vasıtasıyız, inkâra düşme, geri dön” dediler. Ben ısrar ettim ve “Hayır, dönmüyorum” dedim. Bunun üzerine “Git o tandıra idrarını yap” dediler. Tandıra gittim fakat korktum, bir şey yapmadan geri döndüm. Bana “Yaptın mı?” diye sordular. “Evet” dedim. “Bir şey gördün mü?” dediler. “Hayır” dedim. O zaman “İdrarını yapmamışsın, memleketine dön, inkâra düşme” dediler. Ben yine ısrar ettim, “Hayır, dönmem” dedim. Tekrar “Git o tandıra idrarını yap” dediler. Korkumdan bir şey yapamadım, geri döndüm, yine “Yaptım” dedim. “Bir şey gördün mü?” diye sordular, yine “Hayır” dedim. “Memleketine dön, inkârcılığa düşme; çünkü sen daha işin başındasın” dediler. Ben yine ısrar ettim. Bu sefer gidip idrarımı yaptım. Sonra yüzüne demirden yaşmak çekmiş bir süvari çıktı, göğe doğru yükseldi ve kayboldu. Geri dönüp iki adama durumu anlattım. Onlar “Şimdi doğru söyledin, bu senin imanın. Şimdi git” dediler. Ben dönüp yaşlı kadına “Vallahi bir şey öğrenemedim, iki adam da bir şey söylemedi” dedim. Kadın “Evet, öğrendin; istediğin her şey artık olacak” dedi. Ben de “Bu buğdayları al ve etrafa serp” dedim. Buğdayları serptim. “Şimdi buğdayları biç” dedim. Biçtim, “Ovalayıp tanelerini çıkar” dedim. Ovaladım, “Kuruta” dedim. Kuruttum, “Öğüt” dedim, “Ekmek pişir” dedim, pişirdi. İstediğim her şey olduğu için pişman oldum, üzüldüm. Vallahi ey mü’minlerin annesi, şimdiye kadar hiçbir şey yapmadım ve bundan sonra da asla yapmayacağım” dedi.
Diğer bir grup âlim “Bu sihir göz boyamaktan başka bir şey değildir” demiştir.
Âyet-i Kerime’de meleklerin insanlara sihri öğretirken “Biz sadece bir imtihan vasıtasıyız, sakın inkâr etme” dedikleri belirtilir. Katade, Hasan-ı Basri ve İbn-i Cüreyc, meleklerden insanlara böyle bir mesaj verildiğine dair bir ahit alındığını söyler. Âyet-i Kerime’de: “İnsanlar bu meleklerden, kişi ile karısının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı” buyrulur.
Taheri şöyle der: “Eğer sorulursa ‘Nasıl olur da bir sihirbaz, kişi ile karısının arasını ayırır?’ cevabı şu olur: ‘Sihir yapan kişi, bazı nesneleri büyülenenin gözüne gerçeğin tersini gösterir, onu vehme düşürür. Böylece kişiye eşini bulunduğu durumdan çirkin ve kötü gösterir; kişi de eşini sevmez hâle gelir. İşte bu yolla çiftin arasına mesafe girer. Aslında arayı açan Allah’tır, sihir yapan sadece sebep olur. Arapça’da bir şeye sebep olan kişiye “o işi yapan” denir.’”
Âyette geçen “Allah’ın izni”nden kastedilen, Allah’ın hükmü ve bilgisidir. Sihirbaz, Allah’ın ezeli ilmiyle bildiği şeyin dışına hiçbir şey yapamaz; yani sihir kaderi değiştiremez.
Âyette “Halbuki onlar, sihri satın alan kimsenin âhirette bir nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı” denir. Bu ifadeden kastedilen: “Allah’ın elçisi Muhammed, Yahudilere geldiğinde, Allah’ın kitabı Tevrat’ı sanki hiç bilmiyormuş gibi arkalarına attılar. Onlar, Şeytanların Süleyman’ın mülkü hakkında uydurduğu sihirleri ve Babil’de iki meleğe indirilen sihirleri yaydılar. Süleyman sihir yaparak inkâra düşmemişti; Şeytanlar ise inkâra düşmüşlerdi. İnsanlara sihri onlar öğretiyordu. Ayrıca Harut ve Marut adlı melekler de sihir indiriyordu. Yahudiler, peygamberlerine indirdiğim kitabı verip, sihri satın alanların âhirette hiçbir payı olmadığını çok iyi biliyorlardı. Böylece bu günahı bilerek işlediler.”
Âyette geçen ve “Nasip” olarak çevrilen kelime, Mücahid, Süddi ve Sevri tarafından “Nasip” olarak, Katade tarafından “Delil”, Hasan-ı Basri tarafından “Din”, Abdullah b. Abbas ise “Destek” ve “Güç” olarak yorumlanmıştır. Taberi, bu kelimeyi “Nasip” anlamında açıklayanların görüşünün daha isabetli olduğunu söylemiştir.